Aslında trenler masumdu

Genel Gönderen: Koray Dokuman  , 10:36

e8000

Bana bakarak ve parmağıyla işaret ederek, “Bak sen Feyyaz’sın tamam mı?” dedi. Kıvanç’a döndü “Sen Tanju’sun”. “Burak, sen Oğuz’sun”, “Samet, Rıdvan’sın”, ben de “Toni Schumacher’im” dedi. Maçlar dışında ismi Sarı Hakan’dı. Maçta beyaz şapkasını takarak Schumacher oluyordu. Yaz sıcağında güneş beynimizi haşlarken kan ter içinde maç yapmak hiç akıl kârı değildi. Ama bunu idrak etmek ne mümkün? Maç plastik topla değil, meşin Mikasa topla oynanacaktı. Sarı Hakan’ın dayısı Almanya’dan getirmişti Mikasa’yı. İlk gördüğümüzde üzerine uzun uzun konuşmuştuk. Hatta biri “Bu topu kamyon ezse bile patlamıyor oğlum, öyle sağlam bir top” demişti. Bu cümle Sarı Hakan’ın koltuğunun altında duran topa karşı hayranlığımızı artırmıştı. “Nereden biliyorsun?” diye sormadı kimse. Top kiminse takımı o kurar, istediğini oynatır, istediğini oyundan çıkarırdı. O yüzden bugün takımı Hakan, nam-ı diğer Schumacher kurmuştu. Maçta iyi oynamamıza rağmen gol yiyor, bir türlü atamıyorduk. Karşı takımın kalesinde Jean Marie Pfaff (Yusuf) vardı. Müthiş kurtarışlar yapıyor, kendini korkusuzca yerlere atıyor ve her kurtarıştan sonra “Jan Mari Paaff” diye bağırıyordu. Bu çocuk gerçekten yetenekliydi. Onun kurtarışlarıyla maç bizim açımızdan hüsranla sonuçlandı. Hakan sinirden deliye döndü. Burak’a “Niye çalıma giriyorsun oğlum pas versene”, bana “Hiç defansa gelmiyorsun”, Samet’e “Koşmuyorsun, kız gibisin” dedi. Herkese çatıyordu. Bir daha Mikasa’nın yüzünü görememe, maçlarda oynayamama kaygısından hiçbirimiz “Sen de o kadar gol yemeseydin” diyemedik. Topunu alıp söylene söylene eve gitti, akşama kadar da sokağa çıkmadı.

Mahalle, her gün türlü aksiyonların döndüğü, çeşitli hadiselerin vuku bulduğu yerdi bizim için. Kendi irademizle başka yerlere gidemediğimizden sınırları somut ögelerle belli küçük bir dünyaydı âdeta. Bahar gelip de ağaçlar meyve vermeye başladı mı, bütün çocuklar sokağa atardı kendini. Yaz bitene kadar sokakların keşfedilmeyi bekleyen sayısız unsuru başlı başına bir serüven demekti bizim için. Karınca yuvaları, arı kovanları, top sahasının oradaki su tankerleri, elektrik trafosu, eski binalar, uçsuz bucaksız tarlalar bitmek bilmeyen merakımızdan nasibini alanlar arasındaydı. Yaz boyunca şort ve terlikle sokakta olduğumuzdan vücudumuzun açıkta kalan yerleri kapkara olurdu. Terlik, sık sık çeşitli ihtiyaçlar için eve gidip gelen çocuk milleti için rahat bir seçim olsa da, zaman zaman tatsız durumlara neden olabiliyordu. Böcek ısırması, cam kesiği gibi riskler her daim mevcuttu. Yokuş aşağı hızla koşan bir çocuğun terliğinin içine giren bir taş, yavaşlayıp durana kadar -ki yokuş aşağı hemen durulamaz- ona çok ciddi eziyet edebilirdi. Ancak bu, sık yaşanan bir hadise olması sebebiyle gayet sıradandı.

Sokakta olmak güzeldi. Birçok öğretisi vardı. Mesela yalnızlık duygusuyla ilk tanışma sokakta bir başına kalmakla olur ekseriyetle. Ailesiyle gezmeye giden, yemek için evine gidip uzun süre geri gelmeyen, yaptığı haylazlık yüzünden ailesi tarafından sokağa çıkma yasağı konulan arkadaşlar nedeniyle bazen bir başına kalır insan. Kaldırıma oturup bir ağaç dalı yardımıyla toprağa veya asfalta anlamsızca vurmak, bir çocuğun yalnızlıkla başa çıkma yöntemidir. Hayatın ileri ki safhalarında karşılaşılması muhtemel yalnızlıklarla başa çıkabilmenin zorluğundan henüz haberdar olmamak ne iyi şey. Yaşamın tek gayesinin kimseye yakalanmadan meyve ağaçlarından bir iki erik, şeftali koparabilmekten ibaret olması, mutlu olmak için bir külah dondurma veya leblebi tozundan fazlasına ihtiyaç duymamak ne güzel…

Oynadığımız oyunların zamanları vardı o yıllarda. Misket zamanı, kaflik zamanı (İnşaat kumundan çıkan deniz kabuklarıyla oynanan bir oyun türü), futbolcu kartları zamanı… Hangi oyunun zamanı ise o oyun oynanırdı en çok. Kriterleri kimin belirlediği kimse tarafından sorgulanmazdı. Yalnızca maçların zamanı yoktu. Futbol her daim bizimleydi. Futbol bir tutkuydu. Belki de hayatta en ciddiye aldığımız şeydi. Bu ehemmiyet yüzünden kıran kırana geçen maçlar bazen kavgayla sonuçlanırdı. En büyük kırgınlıklar ise, takımların adam paylaşımı sırasında veya sonrasında yaşanırdı. Herkes kendi takımında en iyi oyuncular olsun isterdi. Yusuf da paylaşılamayanlardan biriydi. Birçok maçta rakip takımda yer almıştı. Oynadığı maçların çoğunda yaptığı kurtarışlarla yenilmemize sebep olmuştu. O kadar iyi kaleciydi ki, rakibimiz olmasına rağmen hepimiz Yusuf’a hayranlık duyuyorduk. Ona kızamıyorduk. Çünkü o, çok yetenekliydi.

İtalya 90 Dünya Kupasının bizi çılgına çevirdiği günlerden birinde, çikletten çıkan Littbarski fotoğrafına bakıyordum ki yanıma Kıvanç geldi. “Oğlum, Yusuf kaza geçirmiş, tren kazası” dedi. O zamanlar ulaşım araçlarına dair bildiğim tek kaza trafik kazası idi, tren kazasını hiç duymamıştım. “Nasıl?” dedim.

- Menekşe’ye denize gitmişler trenle,
- Eee?
- Yusuf kapıdan sarkmış.
- Trenin dışında yani?
- Evet. Dengesini kaybedip düşmüş, parmakları kopmuş.
- Neee!
- Eli trenin altında kalmış. Kopmuş parmakları, hastanedeler şimdi.

Eve gittim. Bir süre sessiz sedasız oturdum. Sonra televizyonu açtım. Körfez Savaşı’nda Basra Körfezi’ne yayılan petrolden simsiyah olmuş bir kuşu gösteriyordu televizyon. Kapattım, odama gittim. Yatağıma uzandım. Yusuf’un parmaklarının nasıl koptuğunu düşündüm. Trenin altında kalan bir el nasıl olurdu? Aklımdan Yusuf’un yüzü ve elleri gitmiyordu. Babamla Beşiktaş maçına giderken bindiğimiz trenleri hayal ettim. O çok sevdiğim trenlerden birinin Yusuf’un parmaklarını nasıl koparmış olduğunu idrak etmeye çalıştım. Yusuf’u, annesinin ördüğü yeşil kazağıyla düşündüm hep. Gülümsüyordu. “Jan Mari Paaaff” diye bağırıyordu…

İki gün sonra gördüm Yusuf’u. Eli sargılıydı. Sağ elinin üç parmağı kopmuş, öyle söyledi. Çocuk aklımla bunu algılamak çok güçtü. Birkaç gün maça çağırmak için bahçe kapısına kimse gelmedi. Sonra yine çağırdılar. Rakip kalede Halil vardı bu kez. Yusuf saha kenarından bizi izliyordu. Maç esnasında hep ona bakıyordum. Bize bakışından o an neler hissettiğini anlamaya çalışıyordum. Maçı kazandık. Yanına gittim. “Kalede sen olsaydın kazanamazdık” dedim. Buruk bir tebessümle kaleye baktı. “Keşke” dedi.

İki hafta sonra Yusuf’un ailesiyle birlikte taşındığını öğrendim. Apar topar gitmişlerdi. Ertesi sabah evde sehpanın üzerinde duran gazeteyi aldım, spor sayfasını açtım. Jean Marie Pfaff’ın Trabzonspor’dan ayrıldığını ve ülkesine döndüğünü yazıyordu…

Yazarın diğer yazıları