Mesud Ata ciddiyetle yazdı: “Büyük Acı, Büyük Keyif”

OKU Gönderen: admin  , 17:18

gorsel1

“Benim yaralarım ‘tuzum tuzum’ der”

Şah Hatâyî

İnsanın acı eşiği oldukça yüksekmiş; mesela ben 60 gün boyunca, her gün, kendi etime, kızgın bir demiri sokup çıkarıyorum. Vücudum yanıklarla dolup, delik deşik olurken şunu fark ettim; büyük bir acıyı deneyimleyince, kederi ve öfkeyi izleyince başka acılara duyarsızlaşabiliyorsunuz ya da hiç vicdan azabı duymadan başkalarına acı çektirebilecek ve bundan keyif alabilecek hale de gelebiliyorsunuz. Ya da acayip bir dinginlik, olgunluk yakalıyor ve bununla müthiş bir haz tadıyorsunuz.

Kendini Onarmak

İlk zamanlar büyük bir acıyla ne yapacağınızı bilmezken, ağzınızda köpüklerle sağa sola saldırırken ya da kendi başınıza inim inim inlerken bayılıyorsunuz ve sonra takatiniz, kendinizi iyileştirme kudretiniz varsa yeniden ayağa kalkıyorsunuz.

Clarissa P. Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar’da dişil psişenin yanı sıra eril psişeden de söz eder; Vahşi, bozulmamış erkek ruhunu “savaşçı benlik” olarak değil “tinsel benlik” olarak tanımlar. Bu tin-benlik, eziyet çekmiş, yaralanmış ve kovulmuş olmasına bakmadan sevmeye devam eden genç bir tindir. Çünkü o yalnız başına kendini iyileştirendir, kendini onarandır. Vahşi kadınların da erkeklerin içinde yatan bu pusuya yatmış yaratığı fark edebildiklerini, görebildiklerini yazar Clarissa. Bu genç tin’in kendi kendini onarabilme kudreti büyüleyicidir der; sadece kendisi için değil sevdikleri için de güçlü bir iyileştiricidir.

Kendini onarabilmek, yoğun bir acıya dayanabilme iradesiyle, yani bedenin kudretiyle mümkündür. Beden ruhtan bağımsız değildir; yürek acırken bir organ olan kalp de bu acıya eşlik eder. Ya da yürek sendelerken, kalp ona omuz çıkar; kalp duracakken yürek şoku vererek hayata döndürür… Bu eşlik ediş ise ancak ruh ile beden arasındaki ilişkisinin zedelenmediği var oluşlar için mümkündür. Bu ise iki türlü olur; kimi zaman bilinçli bir fiziksel terbiyeden ruhsal bir terbiyeye ulaşılır ve uzlaşılır; bazen de ruhsal bir terbiye ile bedene temas edilir.

Acıyla Yoğrulmak

İçinde büyüdüğümüz kültür müthiş bir acıyla yoğrulmuş, bizim hamurumuzu da öyle. Öyle ki artık acının bağımlısıyızdır; huzuru acıda bulur, aşkı acı çektikçe yaşarız; ötekisiyle tatmin olmayız hiçbir zaman. Ama, örneğin Spinoza aksini önerir : “Kederinizi toplayıp durmak yerine -sizi gerçekten ilgilendirdiğini hissetmeniz koşuluyla-yerel bir sevinçten başlayın.” Çünkü ona göre sevinç, kavuşturandır; “etkileyen beden ile, etkilenen beden arasında ortak bir şeyin fikrini oluşturmaya davet eder.”

Acıdan söz ederken, onun bizi götürdüğü yerden; bir haz alanından da söz ederiz. Acıdan keyif aldığımız için acı çekmeyi isteriz. Yani temelde bir huzur, sevinç arzusu vardır. Ancak sürekli bir acı, keder hali -bazı özel sapmalar dışında- ruhu ve bedeni yıpratır, eyleme geçme gücünü azaltır. Arzulanan şey, yanı başımızda dahi olsa ona uzanamayız, uzanmaktan imtina ederiz.

Bu, keder ve acı anlamsızdır demek değildir; aksine, lezzete giden yolun kaçınılmaz durağı ya da ilk istasyonudur acı. Ancak arzulanan şeyi sürekli bir devinim, canlılık ise şu bilinmelidir; bu, başı ve sonu belli olan tek bir yolculuktan ibaret değildir. Acıdan lezzete uzanan yol, tek seferde kat edilen bir yol değildir; lezzetin sürebilmesi için acının farklı farklı katmanları keşfedilmesi elzemdir. Bu aynı zamanda lezzetin de farklı katmanlarının keşfidir. İkisi birbirini besler, büyütür.

Nefretin Sevinci

Büyük bir acı sonrası ayağa kalkmayı becerebilirseniz, kendinizi dağlamanıza neden olan şeyi, bedeni, ruhu aşmanız kuvvetle muhtemeldir. Minörleri atlayıp, majörlere geçersiniz. Ancak bu noktada kederden kaynaklanan bir nefret ve öfke durumu vardır.

Nefret etmek, “Sizi çözüp dağıtabilecek olan şeyi, çözüp dağıtmak istemek”tir der Deleuze, Spinoza derslerinde. Bu nefretin de kendine has bir haz alanı vardır; Deleuze bundan “telafi edici, yani dolaylı sevinç” diye söz eder. Ancak bu nefret, şeytani bir kalpte büyüyen, serpilen sevinçlere dönüşür.

Sizi dağlayan, perişan eden o ilk, minör acıdan nefret etmediyseniz, ona olan öfkenizi kontrol edip dönüştürebildiyseniz; şeytani olana hükmedebildiyseniz -bu aşamadan sonra, yürümek zorunda olduğunuz yolda değil, kendi yolunuzda veyahut yine aynı yolda ama bu sefer kendi ışığınızla yürümeye, yollardaki işaretleri tanıyarak ilerlemeye başlarsınız.

Çemberine Almak, Çemberi Büyütmek

Acınızın kaynağı, siz tüm bunları deneyimlerken sizinle birlikte büyüyememişse -o gözünüzde büyüttüğünüz ateşi- zayıf bir mumu söndürür gibi söndürebilme kudretine sahip olabiliyorsunuz.
Sizinle büyümüş ve artık sizi sadece yakmaya değil sizi ışıtmaya karar verirse şayet, bu defa ateşinize muhtaç olan odur; Artık size “ben sana benim için yan demedim ki” deme lüksüne sahip değildir.

Çünkü gözü ve gönlü görebiliyor ise; kül olmadan nasıl yandığınızın farkına varmıştır. Çünkü artık siz onun kıvılcımını alıp büyütmüş ve ateşin ta kendisi olmuşsunuzdur. Ona ateşinizden, ışığınızdan vermeniz için artık o sizin çemberinize girmek, size dokunmak, yanmak, ışımak zorundadır.

Kimyalar -farklılıklarıyla birlikte- birbiriyle uyumlu bir şekilde tepkimeye girebiliyorsa; çemberler birleştiğinde lütfeden ya da muhtaç olan yoktur artık; büyük acı, büyük keyif ile öpüşür; alevler birleşir ve devleşir.

Sonrası kıyam.

 

Yazarın diğer yazıları