Mey hikâyeleri – Tefrika III

OKU Etiketler: , , , , , - , 17:17 Gönderen: Tuğçe Güleç

boğazköy

‘Sirkeci Vapuru’nu söylemesi ne güzel. Hele üzerinde bir trençkot varsa, ve anneannenin armağanı gözlükler; sanki o zaman iki’bin’on’üç değil yıllardan. Yıllardan Sirkeci vapuru.

Replik: -“Haliç yolcusuyum üstâdım, Pera’ya çok düşkün değilim.”

Bunu yazan; iç’sesi sayesinde radyo tiyatrosu dinliyor hep, kendi oyunlarından mürekkep bir radyo tiyatrosu. İşte, radyo tiyatrolarının lüzumlu bir şey olduğu zamanlara doğru yoldayım. Madam Anahit’in Hristaki Pasajı’nda masalara buyur edildiği kibar yıllara doğru.

Kent çok alımlı. Harem çok alımlı. Ben çok alımlıyım. Bu ender yakalanabilen komboyu bulmuşken, hiç bırakmıyorum, asılıyorum paçasına. Bu defa, önseme başka. Fakat günün mevsimi, yine ikindiden sonrası, külden mavi.

deneme

Böyle ikindi sonralarında, “tenha menha bir yerlerde dururum” (*) istasyonundaysa İstanbul; nasıl dehşetli güzel görünüyor gözüme, bunu düşünüyorum. İstanbul’a bir hâlleniyorum ki sormayın gitsin. Yıllardan Sirkeci vapuruna geçiyorum olmadık bir zaman bükülmesiyle. ‘Sirkeci Vapuru’nu söylemesi ne güzel. Sarayburnu’na gidiyorum ve bir yandan kentin bu jartiyerli hâlini fotoğraflıyorum.

Beklemediğim bir telefon almak, seste ‘yeryüzünde masaya oturması en güzel üç isim’ listesinin içinde bir adam, ağızda ıslanan isim “Ahırkapı”. Giyinip çıkıyorum. Tam da bir “masa da masaymış ha” (**) bekliyor beni. İyi biliyorum. O masaya yürüyorum.

boğazköjggr33

-“Giritli Meyhane. Ama hakiki Giritli he.” diyor. Maestro. Tam bir yol arkadaşı ve muhakkâk ki tam aşk yaşanacak adam. Onunla ilk oturuşumuzdan beri seyrediyorum bu hâllerini; yaşadığı, tattığı, haz duyduğu her şeyi tanıtmak için delice bir arzusu var. İçtiği içkileri tattırıyor, masadaki tabakların içindeki hikâyeleri anlatıyor, -“Bu tadına bakmanız gereken bir şey! “ diyor, her oturduğumuz masanın servis yapanını bizimle tanıştırıyor ve bunları yaparken hep gözlerinde sular çalkalanıyor. İki liraya marketten aldığı bonibonu, bir liraya arkadaşlarına satmaya çalışan bir çocuğa benziyor. Sırf bu ‘bulaştırma hevesi’, âh. Meyhaneci değil ama, sanki Dersaadet’in bütün hususi meyhanelerini- meyhanecilerini biliyor, her biri başka gerekçelerle ahpâbı. Alfredo. O benim Alfredo’m.

Replik: -“Topkapı Sarayı’nın atları ! Gelip bize bakın da ‘çifte’ görün. “

Dört kişiden müteşekkil bir masadayım. ‘Daha geçen yıl yoklardı’ dediğim insanların fena hâlde köşe taşım olmasından müteşekkil bir masa da, aynı zamanda. “Ne yaman adam!” “Ne yaman kadın!” diye düşündüren kalender bir masa.

Biz rakıdayız, Alfredo votkada. Votkayla başlayan serbest çağrışmamız, bir zamanlar Sovyet toprağı olmuş memleketlerdeki acaip tondan bahsetmelere varıyor. Rusya hakkında konuşuyoruz en çok. Sovyet kültürünün mevcut anarşizmden bile koyu oluşunun sertliğinden, bizim dille ulaşamayacağımız bir noktada durmalarından, votkayı kilogram usûlü almalarından, bizim topraklarımızdaki adresliliğe göre nasıl adressiz ve ‘bozuk’ olduklarından, bunun büyüleyiciliğinden, Çehov’dan, resmi ideoloji ezberini bozmayı başaran Dostoyevski sevmeyen ama Proust’a bayılan entelektüel Rus kadınların müthiş albenilerinden ve sinemadan. Başka bir hikâyenin konusu olan Rus kızdan. O’nun ağlaya ağlaya anlattığı Orpheus’tan ve Maria Bethania’nın muhteşem sesi olduğundan.

Maria, Portekizce söylüyor bir yandan. Bu harikalar masasında aklımı yitirmek üzereyim.

boğazköykjkjdbk66

Alfredo, Boğazköy’lü bir çocuk. Suya atladığı yerden bir deniz ürünü çıkaran, domates yiyen, midye yiyen, ekmek yiyen, kiraz mevsiminden güze dek bir buçuk iklim boyunca zamanı bir mayoyla geçiren boğaz çocuklarından.

Replik: -“Boğaz tekiri bu, artık bulunmaz bir şeye dönüşmeye başladı. Aha Gümüş bu da, böylece ayıklanmadan pişirilip yenir, kekre tadı boklu oluşundan gelir. Yiyin.”

İyi yapılmış şeylerin, özellikle de iyi müziğin onda yarattığı esareti anlatıyor bize. Taparcasına sevdiği bir kölelik biçimi bu. Stokholm rehinelerinin en afilisi Alfredo, en hayatından memnunu. Öyle bir izdüşümü var ki benim zihnimde; telefonda ünlediği “Giritli”yi, Ahırkapı’ya vardığımda “Theodor’un Yeri” ismiyle aramamın müsebbibi. ( Bunu anımsadıkça kendime, kendi yapıbozumlarıma, yeknesak’tan masal çıkarımıma çok güleceğim ve sarsakların en güzeliyim.) ‘Oturalım’ dediğimiz ve oturduğumuz her defasında, o masadan başka bir şeye dönüşerek kalkmama neden olan bu adam için, dindarlık demek herkesin özgürlüğüne inanmak demek. Sol demek, herkes adına dertlenmek demek. Daima karşımda, kendisine ve dünyaya karşı yapılan ‘pozlama’nın üstüne doğru kusuyor. Sonra da ağzını silip kahkahayı basıyor.

[ Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış.] (***) Alfredo’nun masalarında, ben, “sinemadan çıkmış insan” oluyorum.

boğazköyhjlhjf44

-“Mehtap Düğün Salonu” diyor. “Üsküdar’da böyle bir yer vardı. Sıtkı Şener Orkestrası’nın bateristliğini yapardım evden kaçıp, bi’ gün babama bir yakalandım ki, hayatımda bi’daha öylesi hain bir yakalanma olmamıştır. Tam da solomun en kreşendo yerindeydim, bagetli ellerim o’nu görünce havada asılı kaldı. “

Müziğin alıcısı. Bir tür koleksiyoner. Zaten de, Mehtap Düğün Salonu’na ve onun müzikle olan hikâyesine gelişimiz, tam da yaş dönümlerinden bahsederken başlıyor. Her doğum gününde –tam yirmi senedir, her Eylül’de- Caetano Veloso’nun “mi coracao vagabundo” diyen serseri şarkısını dinlediğini, yeni yaşını karşılamak için yaptığı tek ritüelin bu olduğunu anlatıyor.

-“Yolumun bu tuhaf kafalı adamlara varması işte hep o yıllarda oldu. İstanbul’un, Beyoğlu’nun, Elmadağ’ın gece kulüplerine takılacak yaşlara geldiğimde, Latin müziği yapan çocukları dinledikçe merak saldım o müziklere. Samba’nın Jazz’la öpüştüğü bir damar yakaladım. Bossa Nova işte. Sergio Mendes’ler, Maria Bethania’lar, Dorival Caymmi’ler falan hep öyle başladı bana yoldaşlık etmeye.”

Mercan yeşili gölgeleri olan ince belli votka bardağını başına dikip kalkıyor yerinden.

Dayanamıyor, dinletmek de istiyor. Uzunçalarına Vinicius’un Antonio Carlos Jobim ve Toquinho ile olan bir albümünü yerleştiriyor.

-“Bu Vinicius, Brezilya’nın Can Yücel’i gibi bi’şey. Ozan herif, ozan.”

O’nun müziğe olan esaretinin tanığı oluyoruz, içkilerimizi tokuşturuyoruz, tavanda açılan koca delikten göğü seyrediyoruz. Bizans’ın sonu olan bir çocukluğu o masada yaşatıyoruz.

boğazköykjkvsk55

-“Öyle azınlık sevicilik falan yapmaya hacet yok. Son Rumlar, son Ermeniler, son Yahudiler hepsi bizim arkadaşlarımızdı. Onlar giderken el salladığımız şey bizi ağlattı, çünkü giden bizim insanlarımızdı, basitçe bizimdiler ve hayattılar.”

İkimiz de gözümüzdeki gözlükten yoruluyoruz bazan. Bakıyorum ki çıkartıp koymuşuz masaya. Genelde eşzamanlı olarak. Ben fena hâlde gülümsüyorum. Damarıma coşku zerkediyor sanki. Bozkırdan söz açıyoruz ve Ankara’yı hepimiz çok seviyoruz. Boğazköylü’nün bir banka oturup suya bakmasıyla, Ankaralı’nın Kuğulu Park’a oturup yapay gölete bakmasının aynılığından.

Replik: -“Su akar, deli bakar.”

Hemen sonra, kabına sığmayarak, başka bir plâğa el atıyor. Orkestra şefimiz o. Tâbi olduğumuz şey de bizde esaret yaratıyor. “İyi şeyler”.

-“Bu plâğı, ’73 senesinde ellerim titreyerek almıştım. Düşünsenize benim çocukluğum bunları duyarak geçmiş bir çocukluk. Duymak dediysem, böyle dinlemek değil tabii. Bu müziği bu lezzette dinlemeye terfi etmek, elli yılımı aldı.”

Yıllardan “Dark Side of the Moon”. Gözlerimizden yıldız çıkıyor.

boğazköykjkjdbk66

On yılın Giritli meyhânesi; renkli ampülleri, her akşam büyük sabırla beslenen kedileri, radikadan başlayıp meyhane pilavına kadar acaip kendine has masaları, Arnavut kaldırımlı yolu, ahbâp servis elemanları, karizmatik Ayşe’si, Yunus’u, Alfredo’nun çocukluğunun kokusu.

Duyumsadığımız her koku, anason rayihasında. Kesif ve de çok naif.

Alfredo, asla ‘son şekline’ gelemeyecek adamlardan. Beni sonsuz ağlatmak ve güldürmek gücüne sahip. Kesif. Ve de çok naif.

Ah benim zârif’efendim.

[Hatırla ikrar etmeye şayan bir hâsıla var mı şimdi] (****)

Hatırlıyorum, ikrâra şayan hâsıla sensin.

(*)Edip Cansever, Gökanlam şiirinden.
(**)Edip Cansever’in aynı adlı şiiri.
(***)Yusuf Atılgan, Aylak Adam romanından.
(****) İsmet Özel, Savaş Bitti şiirinden.

Yazarın diğer yazıları