Bırak göğe

okuma süresi 4 dakika
Bu mektubu uzakça bir yerden yazıyorum. Sonu mudur bir kez bile yazışmış olmamamızın, hayır ve evet.

Bu mektubu uzakça bir yerden yazıyorum. Sonu mudur bir kez bile yazışmış olmamamızın, hayır ve evet. Yazmanın kendisine daha yoğun ve çok vakit ayıracağım, sinemasal düşlerim ise mâlûm, ben hep önünde ve hep yitiğindeyim, bir mektup değil ki son kelimesi olsun bu son kelime. Cibran’ın Mey’e mektuplarını okumuş muydun? Tüm kitap boyunca Mey ne demiş bilmeden Cibran’ın kelimelerini okuruz ve sonunda Mey’in yalnız bir mektubu… Umarım yanlış anımsamıyorumdur. O vakte kadar Mey’i deli gibi merak etmenin de verdiği cezbeyle defalarca okudum o mektubu. Baktım olmuyor, fotokopisini çektirip, o ara en çok okuduğum şiir kitabına yapıştırdım, gittiğim yerlerde de okumak üzere. Sana anlamlı gelmesin bu, evet bir Lâle Müldür kitabıydı ve sanmıyorum ki bir okur daha, benim o kitaba yaptığım zulmü bir kitaba yapmış olsun. Sevdiğim şiirleri, yazıları, kendi kelimelerimi yazayım; gittiğim yerlerde hem kitabı hem yazıları okurum diyerek yazdım şiirlerin yanına, boşluklara. Şimdi ise kitabı insan içine çıkaramıyorum -bu aramızda kalsın-  ergen iken keşke o kadar da savrulmasak, cânım birinci basım kitap…
Az önce sana yazdığım uzakça yerden geçmişe de gittim, uzağa, ruhuna da ihtimal ki uzakken. Uzakça bir yerden yazıyorum cümlesi daha da anlamsızlaştı. Nereden bileceğim şu anda “uzak” neyle ilişkili. Zaman? Mekân? Varlık? Hepsi mi, hepsi ve daha yoğun biri mi ya da birbirine teğet bile geçmeyen bir algı girdabı mı? Belki sen de az evvel benim gibi, bir başka bu şehrin sokaklarında dolaştın, aynı vakit indik ayrı otobüslerden ya da aynı vakit ayrı döneceğiz. Neye göre bu uzak. “Uzak” için bir karşılık gerekiyor ve daha nice fazlası.

Uzak demişken…
Niye geldiniz ki bayım, bir başka şehrin sokaklarına, gelmişseniz?

Bunlardan bahsetmeyecektim, sabahları biraz serin burası onu diyecektim, kendini şehir sanıyor onu diyecektim, biraz da uzak İstanbul’a onu diyecektim, elimde bir kâğıt koynumda bir kitap yazıyorum diyecektim. Defterim yanımda. Dostoyevski’nin “İnsancıklar”ını da aldım yanıma –klasiklerle aramdaki savaşı da bir ara anlatırım- onun mektuplarıyla ısınmışken bu kâğıttan gayrısına yazamazdım. Keşke bunca anlamlı olmasaydı bir kâğıt ona baktığımda ama anlamlı. Keşke bilseydim bayım, sizce de anlamlı mı. “Siz” hitabı da o ısınmışlığın kırıntısı olabilir.

Bu çağın maruz kaldığımız en büyük yoksunluğu belki de bu: “Siz” derken bir karşılık hâli yaratıp, uzaklık algısı bu diye telaşa düşebilirim. Söyleyin, “siz” derken mi; “sen” derken mi karşımdasınız? Bunun cevabını Dostoyevski’nin insancıkları biliyor, bu çağ unuttu.
“Siz”deki zarâfeti kişiyi tam karşısına alıp “sen” diyerek yitirmesi ne hazin şimdinin insancıklarının ama “sen” de deyin çokça, ellerinizi gördüğümde dokunduğumda özellikle ve “yakınlık” neye tekabül eder bildiğimde, siz zarâfetinizi yitirmiyorsunuz. Yakınlığın neye tekabül ettiğini sorgulamayacağım seni sıkmak istemiyorum ama kelimelerin kölesi ve efendisi olduğunu bildiğim sen, teğet geçen aza karar yanılsamaları bana reva görmezsin değil mi?

Yakınlık demişken…
Niye geldiniz ki bayım, bir başka şehrin sokaklarına, gelmişseniz?

Batum’dan gelen nâdide bir şarabı içtim dün. Bunu acilen haber vermek içindi. Yine bir deneme. Erbâbının mest olduğu açmaya kıyamadığı şarabı içemedim. Birlikteyken şarap içmesek mi ne yapsak? Rakı masasında olmadığım için ne üzüldüm bir bilsen.

Bu kâğıdı da yabancı şehirdeki son gecede, şehrin karaya çalan göğüne bırakıyorum. Benim 35’liği bulması gerek ve size ulaşması. Gülmeyin, zihnimde bir dönme dolap var tamam biliyorum, bazı çok hızlı döndüğünden ben de anlamıyorum ama mavi…

Yine, bir kelime yazın bayım, boş 35’liği de rakı masamız için sakla ve anason kokusu gibi olsun kelimen, rüzgârına bırak.

…………..

About The Author

Diğer yazılar

Copyright © All rights reserved. | Newsphere by AF themes.