Olacak İş: Leyla ile Mecnun

OKU Etiketler: , , - , 11:25 Gönderen: Gül Korkmaz

lim2

“Dünyanın en aylak adamlarından birisi olan Mecnun doğduğu gün aynı beşikte yattığı Leyla’sını seneler sonra görür görmez aşık olur. Aşkından kıvranırken rüyasında ak sakallı dededen akıl ister, ak sakallı dede bakar ki bu iş böyle rüyadan rüyaya olmayacak, rüya aleminden çıkıp Mecnun’un yanına yerleşir. O günden sonra Mecnun ve Mecnun’la Leyla’yı birleştirmeyi kafasına koymuş Ak Sakallı Dede başlı kıçlı aynı yatağı paylaşır ve olaylar gelişir. Bu arada hikâye Kireçburnu’nda geçiyor. Hikâyenin kahramanları sadece Mecnun, Leyla ve Ak Sakallı Dede değil, iki yakası bir türlü bir araya gelmeyen Mecnun’un babası (Büyük) İskender, her gece plazmadan plazmaya koşan ‘performans sanatçısı’ hırsız (o öyle bi’ insan değil) Yavuz, dünyanın en paragöz ve sinir bozucu insanı Erdal Bakkal ve 40′ına dayanmış ama dünyanın en saf ve sevilesi çocuğu İsmail Abi. Karakterler zaman zaman uzaya çıkıyor, zaman zaman dünyayı kurtarıyor, canları isteyince zamanda yolculuk ediyor, paralel evrenlere girip çıkıyor, Azrail’e kafakol çekiyor, birbirlerinin kafalarının ve rüyalarının içine giriyor, olur olmadık şekillerde ölümle burun buruna gelip, olur olmadık şekillerde kurtuluyorlar. Ayrıca dizideki Leyla’lar saymakla bitmez.”

Leyla ile Mecnun’u bir çırpıda anlatayım desem, ortaya böyle bir şey çıkacaktı. Dolayısıyla diziyi izlemeyenlerin yahut 15-20 dakika bakıp “dünyanın en saçma senaryosu” diye düşünenlerin bir noktası yok değil. Sahiden, belki de dünyanın en saçma dizisidir Leyla ile Mecnun. Ama “saçmalık” Leyla ile Mecnun özelinde, hiç de olumsuz bir şey değil. Bilakis, tam da o saçmalıktan ötürü, o saçmalık hatrına bu kadar çok seviyoruz Leyla ile Mecnun’u.

lim3

Aslında burada durup Leyla ile Mecnun’un yarattığı “bu neyin kafası” dünyayı biraz anlatmak gerek ama yukarıdaki paragraftan da belli olduğu üzere, pek de anlatılabilecek bir dünya değil. Zaten absürt hikâyeleri aktarmak nispeten daha zahmetlidir, Leyla ile Mecnun’u anlatmaksa -biraz da uzun soluklu bir iş olduğu için- neredeyse namümkün. “Anlatılmaz yaşanır” klişesine girmeyi hiç istemesem de, aşağı yukarı öyle. Yalnız ısrarla belirtmek lazım ki, dizinin yarattığı bu saçmasapan dünyanın içinde hissettiğiniz andan itibaren, inanılmaz bir gerçeklikle de karşılaşıyorsunuz. Yani, elbette hayır, dizi zerre kadar gerçekçi değil. (Ama zaten sinemasal gerçekçilik de o demek değil.) O dünyanın içindekilere inanmaktan bahsediyorum tabii ki.

Bir kere karakterler o kadar güzeller ki, sanırım dizinin alıp yürümesinin esas sebebi de bu. Bunca “salak” adama ve onların yaşadığı birbirinden saçma maceralara inanmamız, gülmemiz, üzülmemiz, kendimizi yakın hissetmemiz falan, diğer bütün dizilerden farklı olarak, inanılmaz kuvvetli karakterleri sayesinde olmalı. Kuvvetli dediysem, öyle kahraman, zeki, hayran olunası karakterler de değil bunlar bildiğimiz üzere, olabildiğine absürt karakterler ki zaten kuvvetlerini de oradan alıyorlar bana kalırsa. Yani işin sırrı, o dünyanın içinde olan biten her olağanüstü şeye bizi inandıran olağanüstü “iki kere rafine” karakterler. Nasıl oluyor tam anlatamıyorum ama, işte, bir şekilde inanıyoruz onlara. “İnandırıcılık” adına hiçbir somut nedenimiz yokken, rüyadan zıplayan Ak Sakallı’ya, bir araya geldiklerinde dünyanın sonunu getirecek âşıklara, özünde iyi adam olamayan Benjamin’e, Metonya’ya, her hafta büyük ikramiye kazandıran talih kuşuna, o talih kuşunu kazara uçuran Ak Sakallı Dede’ye, kafaya düşen Marduk’a, hikâyenin bir yıl ilerden gidişine, Nurten’in altyazılı yeğenine, sevgiliye jest yapmak için kolundan tutulup bugüne getirilen Dostoyevski’ye, sonra Dosto’nun parayı kırmak için dizi senaryosu yazarlığına soyunup yazdığı “Nadya ve İvan”a, uzaya çıkmalara, Cengiz Han’ın çadırından yemek aşırmalara, Karabasan’a, Kaan’ın külçe külçe altınlarına, organik tohum yutmaktan mütevellit kafada büyüyen elma ağaçlarına, hiç büyümeyen küçük adama, Yavuz’un tarihin kimbilir neresinden gelmiş bir okçu tarafından kalbinden vurulup öleyazmasına ve sonra hapisten kaçırılan, her alanda uzman doktor tarafından hayata döndürülmesine inanıyoruz. (Ne de olsa “her kalbine ok yiyen ölecek olsa, ohoooo…”)

lim1

“Olacak iş değil”lerin tamamen unutulduğu dizi yani kısaca Leyla ile Mecnun. Olacak iş, Leyla ile Mecnun.

Fakat aslında belki de en çok bahsetmemiz lazım gelen tarafı şu Leyla ile Mecnun’un: Bu kadar absürt öğelerle dolu bir dizinin komik olması zaten şaşırtıcı değil, o kafaya bir kere girince zaten eğlenmemek de mümkün değil. Ama böyle bir dizinin dramatik yapısının bu kadar kuvvetli olması bir hayli şaşırtıcı. Yani beni asıl hayrete düşüren ve hayran bırakan, Leyla ile Mecnun’a gülmek değil, Leyla ile Mecnun’un bir yandan da bu denli hüzünlü olması. Yani, dizi almış sizi türlü çeşit saçmalığın içine atmış, şen şakrak izliyorsunuz, sonra bir sahne gelmiş, bir bakmışsınız en ağır dramalarda bile bu kadar hüzünlenmemişsiniz, en gerçekçi duygusal sahnelerde bile hissetmediğiniz kadar ağır bir hisliliğe gark oluvermişsiniz. “Yea Leyla ile Mecnun’u nası’ izliyosunuz? Neyine gülüyosunuz?” diyenlere selam ederim; gülmek başka şey zaten, mesele sırf o değil.

Daha sürekli Erdal Bakkal’ın sözünü kesen kedilerden ve kafalarına göre sahnelere kuyruk sallayarak giren köpeklerden, o kedilerin ve köpeklerin Leyla ile Mecnun’un bir parçası olduğundan bahsedecektim. (Her yerli yersiz belirdiklerinde gülümsüyorum.) Sonra, İşler Güçler yazısında uzun uzun yazmıştım ama, “Leyla ile Mecnun da 60 dakikaya insin” diye özel olarak belirtecektim. Ama lafı daha fazla uzatmayalım.

İsmail Abi, sen bizim en kral arkadaşımızsın be abi!

Yazarın diğer yazıları