Sevgili Ustam Mösyö Dimo’yu anarken…

okuma süresi 4 dakika
1960’lı yılların ortalarında Yeniköy’de bulunan “Sun Restoran”da (bugünkü Yalı Balık Lokantası) çalışıyordum. Mekânın restoran olarak anılması yanıltmasın sizi sakin, burası tipik bir balıkçı meyhanesiydi, hem de otantik anlamda.

1960’lı yılların ortalarında Yeniköy’de bulunan “Sun Restoran”da (bugünkü Yalı Balık Lokantası) çalışıyordum. Mekânın restoran olarak anılması yanıltmasın sizi sakin, burası tipik bir balıkçı meyhanesiydi, hem de otantik anlamda.  Yönetimini de dönemin en ünlü gazinocularından biri olan Lütfü Bey yapıyordu. Ayrıca kendisi Pendik’teki “Yeni Mehtap Gazinosu”nun kurucularından biriydi. Üstelik Lütfü Bey Cumhuriyet dönemi gazino işletmecilerinin piri olarak kabul edilen Mahmut Anlar’ın yanında yetişmişti.

Mekânın salon âmirliğini ise dönemin en deneyimli ve saygın barbalarından biri olan Mösyö Dimitro (bilinen adıyla Mösyö Dimo) yapıyordu. Kendisi yaklaşık altmış yaşlarındaydı ve ömrünün neredeyse tamamını meyhanecilik mesleğinde tüketmişti. Onca yaşına rağmen hizmet süresince salonda tazı gibi koşuşturur hemen her masayla büyük bir titizlikle ilgilenirdi. Sık sık da kendi deyimi ile mutfaktan bir şeyler ‘tırıklayarak’ konukların masalarına götürüp “Bakın sizler için mutfaktan neler aşırdım” diye gülümseyerek mutfaktan temin ettiği mezeleri konuklarına ikram ederdi. Çok hoş ve babacan bir adamdı yani…

Bu arada Mösyö Dimo’nun “Servis Anayasası”nın birinci maddesine de unutmadan değinmem gerekiyor. Bu maddeye göre salonda bulunan bütün masalar konukların hizmetine tahsis edilebilirdi, ancak giriş bölümünde yer alan ve salonun her köşesine hâkim olan masaya kimse oturamazdı. Bu masa Mösyö Dimo’nun özel masasıydı çünkü.

Eski meyhaünelerden bir örnek daha....

Kendisi salonda bulunan konukların servislerini tamamladıktan sonra, saat on civarında masasına oturur ve mutfaktan aşırdığı mezecikleriyle ince ince ve aheste aheste demlenmeye başlardı. Sevgili Aydın Boysan Hocamın o güzel tabiriyle Mösyö Dimo “semaverin üzerindeki demlenen çay gibi” ağır ağır, sindire sindire demlenirdi. Demlenirken de ikide bir kalkıp badi badi yürüyerek konuklarının yanlarına gider, onlarla şakalaşırdı.

Yeterince ve kıvamında demlendiği zaman yanacıkları kızarır, al al olurdu. İşte o anlarda özel masasına davet ettiği konuklarıyla derin derin sohbetlere dalardı. Hem de ne sohbetlere… İnanılması güç ama bu sohbetlerde memleket sorunlarının hemen hepsine en acil ve akılcı çözümler mutlaka bulunurdu. Hatta dönemin acımasız “Demirperde”si bile bir anda kaldırılıp yıkılırdı bu sohbetlerde.

Dikkat edilecek olunursa böylesine candan ve samimi davranışların temelinde geleneksel meyhanelerimize özgü insan ilişkilerinin o sihirli sıcaklığı buram buram hissedilir. Şunu da samimiyetle vurgulamam gerekir ki meyhaneyi meyhane yapan en büyük faktör sadece ve sadece o inanılmaz güzellikteki insan ilişkileriydi.

Mösyö Dimo’ya Antronik Baronyan yardımcı olurdu. Mösyö Baronyan da altmış yaşlarındaydı ve dönemin en deneyimli barbalarından biriydi. Kendisinin öylesine etkileyici ve diplomatvari bir havası vardı ki konukların bazıları utana-sıkıla kendisinden istekte bulunurdu.

sanatçılar 003

Duruş ve davranışlarından konuğunun etkilendiğini fark eden Mösyö Baronyan hemen konuğuna tebessüm ederek “İzin verirseniz çarmekçurumdan bir yudumcuk alıp hemen emrinizi yerine getireyim” derdi. Çarmekçur dediği bizim ata yadigârımız “malûm teselli aracı” rakıdan ibaretti. Konuğundan izni koparan Mösyö Baronyan içki tevzi tezgâhının köşesinde bulunan zulasında sakladığı kadehten gizlice -ama mutlaka konuğuna göstererek- bir yudum alır, ardından koşar adımlarla mutfağın yolunu tutardı.

Mekânın en çarpıcı ve kışkırtıcı konuklarının başını o dönemde hemen her eğlence yerinde olduğu gibi Gönül Yazar, nam-ı diğer “Taş Bebek” çekerdi hep. Kendisinin güzelliğine atfen yapılırdı bu yakıştırma. Boğucu sıcak yaz akşamlarında Gönül Hanım plaj bornozu ile gelip terastaki denize nazır mutat masasına oturur, etrafa birkaç tatlı gülücük gönderdikten sonra bornozunu çıkarıp “yeni moda” bikinisi ile güneşlenmeye başlardı. Her nedense de bu sıcak ve cömert davranışını “vakt-i kerahet” anlarına denk getirirdi hep. Ya da kuşkucu ve cin fikirli olduğumuzdan dolayı bize öyle geliyordu. Neyse…

Bütün gün boyunca rakı özlemiyle yanıp tutuşan akşamcı rakı tiryakilerinden bazıları bu kışkırtıcı ve iç gıcıklayıcı manzara karşısında fazlaca dayanamayarak aralarında fısıldanmaya başlardı. Aman efendim aman, neler de neler, ne fısıldanmalar: Vur dibine kadehin, vur be dostum, cennete mi düştük ne! / Lüküs hayat müküs hayat kimin umurunda, manzaraya bak manzaraya, içmeyip de ne halt edeceksin! / Oh be oh, yaşamak ne güzel! / Boru değil, Boğaziçi’nin ılık meltemleri bunlar! / Vur dibine kadehin be dostum, bu hayat böyle geçer. İstesen de istemesen de dünya dönüyor zaten!

Pek tabii ki “Şeker Memleketlim” Taş Bebek bütün bu kıpırdanma ve fısıldanmalardan bihaber. O pırıl pırıl akan Boğaz’ın lebiderya bir köşesinde güneşin o sımsıcak yüzüyle baş başa sadece, asude bir keyifle üstelik.

Ne de olsa vakt-i kerahet vaktidir bu.

 

About The Author

Copyright © All rights reserved. | Newsphere by AF themes.