Tuğçe Güleç yazdı: Mendili kanamayan Ahmet Ağbi…

OKU Etiketler: , , , , - , 10:00 Gönderen: Tuğçe Güleç

ahmet ağbi

[Ana Madde/ Portre (edebiyat)

Edebiyatta portre terimi, bir kişinin ya da nesnenin yazılı betimlemesi ya da analizi için kullanılır. Yazılı bir portre oldukça ayrıntılıdır ve yüzeyde görünenden çok daha fazlasını içerir. Örneğin, Patricia Cornwell, Portrait of a Killer isimli kitabında Karındeşen Jack’in kişiliğine, geçmişine ve muhtemel cinayet sebeplerine, cinayetlere dair gazete haberlerine ve polis soruşturmalarına yer vermişti.] *

Açıp, ‘edebiyatta portre’ tanımını okudum, evet. Kaba hatlarıyla ve net bir açımlama içeren.
[Birtat’takilerden birinin portresi. Bir word sayfası. Altı günün var. İstihza serbest.]**

Alt başlıkta “portre” tanımına ihtiyacım var. Ve Ahmet Ağbi’nin ‘cinayetlere dair gazete haberleri’ yok. ‘muhtemel cinayet sebepleri ve polis soruşturmaları’ da.

apeamet4Kışla Caddesi; Selimiye’yi Çiçekçi’ye bağlayan esnaf caddelerden biri. Bir çıkmaz cadde. Uzun cadde; Selimiye Kışlası’nın tören kapısının demir parmaklıklarında sonlanıyor. Askeriyenin sağ bitişiği Büyük Selimiye Camii ve sol bitişiği Birtat Meyhanesi. (Kışla Caddesi, 55 numara.) Bunca kentler geçmiş, hepsinden iz almışken ‘camii, kışla ve meyhaneyi’ hiç böyle yan yana görmediğimi düşünüyorum yine. Nasıl da muhtaç olduğumuz bir bir’olum. Vakitlerden ikindi. “İstihza serbest”. Elbette şef garson Ahmet Ağbi’yi seçiyorum. İstihza serbest. Elbette Ahmet Ağbi.

[Boynu bükük duruyorsam eğer/ İçimden öyle geldiği için değil/ Ama hiç değil/ Ah güzel Ahmet abim benim/ İnsan yaşadığı yere benzer]***

Vakit ikindi. Kapıyı açarken biliyorum ki, içerde. Çünkü o, sabahları on birlerde gelir, perşembelerde müsaade ister. Birtat’ın olduğu kadar, Ahmet Ağbi’nin de müdavimiyim, biliyorum. Kapıyı açtığımda görüyorum, üstünde koparılmış bir sahifede isminin yazılı olduğu masada oturmuş; intikam temalı ve Cüneyt Arkın’lı Yeşilçam filmlerinden birini seyrediyor. Bir gözü de, akşam için hazırlık yapan ve küçük bir mahalle takımına benzeyen personelinde. Esas kızı tanıyamıyorum, ama Erol Taş var, elbet tanıyorum onu hemen. Biri daha var, yıllardır ne zaman televizyonda görsem Abdi İpekçi’ye benzettiğim bir oyuncu.

–“İsmi neydi bu aktörün ?” diye sesleniyorum, tevellütten mütevellit, yanına varasıya.

-“Vaay. Yıldırım Gencer.” Diyor es bile vermeden. Kucaklaşıyoruz.

Ahmet Ağbi, Ağrı’lı. Bir yerin isminin ‘ağrı’ olması ne acayip. İstihza bu ya. Geleli otuz iki yıl olmuş İstanbul’a. Önce uzun süre Moda’daki Şiribom’da çalışmış, sonra da Murat Ağbi’nin sahibi olduğu bu mahalle meyhanesinde, tam on altı senedir. Hanidiyse yaşıma yakın meyhaneciliği var demektir bu da. Cilâlar içinde otuza yakın yıl. Billur gözleri var, diğer tüm Mezopotamya’lılar gibi. Kirpikleri arşa değiyor.

-“Kaç yaşındasın ağbi?” Hesaplamaya çalışıyor, işin içinden çıkamıyor.

-“Sıfır bir sıfır bir bin dokuz yüz yetmiş doğumluyum işte, kaç oluyor?” Beraber matematik becerilerimizi birleştirip kırk üçe ulaşıyoruz.

-“Nüfusa mı öyle yazdırmışlar, yoksa sahiden 1 Ocak mı doğum günün?”

-“Amaan ne bileyim ben, 1 Ocak’tır herhâlde.” Gülüyor bunu şimdiye dek merak etmemiş olmamasına.

Öyle ya, Oğlak Burcu’nu da bilmez Ahmet Ağbi, niye bilsin ki? O; hâl’e gider Murat Ağbi’yle, on birde Birtat’ı açar, arayanların rezervasyonlarını kaydeder, asayiş berkemâl mi kontroldedir, ikindi vakti musikiyi başlatır, kravatını takar, makosen ayakkabılarını şöyle bir parlatır. Takımına sorar –“Bir eksik gedik yok değil mi?” Oğlak Burcu’nu niye bilsin ki.

ametabi

Uzun boylu bir Parliament sigara yakıyor, ben ona ikram ederken o eş zamanlı beni Parliement’e ikna ediyor ve elbette asla hanımların sigarasını yakmasına müsaade vermiyor. Ne zaman Ağrı desek, gözü sanki bir dağa bakıyor. –“Ağrı güneşin ilk doğduğu yerdir, bilirsin değil mi? Sıcacıktır. İnsanlar da sıcacık. Ben en geç iki yılda bir hanımı, Ümit’i, Emre’yi, Ünal’ı kapar götürürüm Ağrı’ya. Eh, biz artık on altı yıldır Murat’la karı-koca gibi olduk ama tabii bir de benim Nuriye’m var. Aslında ismi Nuran ama Nuriye deyince daha tatlı dille oluyor seslemesi.” diyor. Tam da o esnada bir “Allah verdi iki göz” hadisesi yaşıyoruz. Henüz on yaşında olan Ünal, Selimiye Spor Kulübü’ndeki antrenman çıkışında babasını görmeye geliyor ve uzundur unuttuğum bir sözcüğü bana yeniden anımsatıyor. ‘Sömestr’.

-“Babamla biz boğuşuruz, bir de Fenerbahçe maçlarını seyrederiz. Çok seviyorum babamla maç seyretmeyi. Zaten maç seyretmeyi kim sevmez ki? Ben bir tek babamın eve hep geç gelmesini sevmiyorum.” diyor Ünal bir solukta. Ahmet Ağbi bana Zekai Tunca’yı, Muazzez Abacı’yı, Gönül Yazar’ı ne kadar sevdiğini anlatırken, Ünal yine tutamıyor kendini –babasını iyi tanıdığını kanıtlamaya çalışan bir oğul gibi- ; “-Ama sen bazen türküleri de çok seversin, değil mi baba?” Gülüşüyoruz. Çay içiyoruz, birer tane daha. Ahmet Ağbi çayı çok seviyor, bunu da biliyorum.
‘Patlıcan Soslu’ dediği Şakşuka’ya ve Pancar Ezmesi’ne bayılırken, en sevdiği içki rakı iken, eti sakatatı sofraya yaren yaparken; 2001 yılında, tatlı bir alay konusunun esas adamı olmak mahcubiyetini yaşadıktan sonra, “ben bunu ağzımla içemiyorum demek ki” demiş ve rakıyla yüzükleri atmış Ahmet Ağbi. “Ömür dediğiniz şey, küsecek kadar çok mu?” diyen bir musiki terennüm ediyor. Gülümsüyoruz yeniden.

Söyleniyor; -“Belki de ben hep biraz çakırkeyf insanlarla beraber olduğum için gülümseyebiliyorum. O yüzden yani. Normalde on ikide kapatıyoruz; ama bazen ne müşteriler gitmek istiyor, ne de biz kapatmak istiyoruz. Söyleniyorum; -“[Gülemiyorsun ya/ gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir/ ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet abi]”***

apeamet2

Hava şahane bugün.

-“Bir bira açıp azıcık da ciğer ikram edeyim mi sana?” diye soruyor.

–“Yine gelirim nasılsa gündüzleyin ağbi, sağol” diyorum. “-Hava şahane bugün, biraz yürüyeyim.”

-“Ben de en çok Haziran’cıyım. Haziran gelse de Beylerbeyi’ne gidip sokaklarda çay içsem.” diyor.

-“[Her yere yetişilir/ Hiçbir şeye geç kalınmaz ama]”*** mırıldanıyorum. İstihza serbest ya.

–“Yine geleceğim, bu defa öğlen rakısına, söz. Teşekkür ederim sohbetime eşlik ettiğin için.”

apeamet1Sarılıyoruz. Ünal’a dönüp, ona çocuk muamelesi yapmadığımı anlatmak ister gibi elimi uzatıyorum. Tokalaşıyoruz yetişkin diliyle. [O çocuklar büyüyecek.]***

Hava şahane bugün, Haziran’dan araklanmış gibi. Ahmet Ağbi’nin en sevdiği Haziran’dan. Meyhanecilerin, sakilerin soyadı olmamalı diye düşünüyorum kapıdan çıkarken. Sormuyorum. Sormamaya karar veriyorum. Ahmet Ağbi’nin bilmediğim soyadı Haziran gibi.

Şimdi, bu, bir portreye benzedi mi?

(*) Wikipedia, Tr.
(**) M.Said Aydın’dan aldığım heves katalizörü mesaj.
(***) Edip Cansever’e ait olan Mendilimde Kan Sesleri şiirinden alıntılar.

Yazarın diğer yazıları