İstanbul Meyhaneleri’ne dair…

okuma süresi 4 dakika
Almanya’da rakı keyfi bir başka güzel oluyor be birader! Hani “Gurbet elde bir hal geldi başıma” demeye de gerek yok, sıla hasreti çekmeye de, dört yanımız barlarla, meyhanelerle çevrili Kadıköy’den kalkmış, hiç üşenmeden ta Frankfurt’a gitmişiz, export rakı içmeye…

Almanya’da rakı keyfi bir başka güzel oluyor be birader! Hani “Gurbet elde bir hal geldi başıma” demeye de gerek yok, sıla hasreti çekmeye de, dört yanımız barlarla, meyhanelerle çevrili Kadıköy’den kalkmış, hiç üşenmeden ta Frankfurt’a gitmişiz, export rakı içmeye… Dur! Kelimeler demlenip, cümleler kafayı bulmadan, gireyim mevzuya… Evet, 13. kez düzenlenen Frankfurt Türk Film Festivali’nde gösterilen “İstanbul Meyhaneleri – Vuslatın Başka Âlem” (Servet Dilber-Gürcan Öztürk yönetti) belgeselinin ardından rakı masasına oturmamak olmazdı. Peki, niye Almanya? Çünkü memleketimizin iktidarı, içki firmalarına sponsorluğu bile yasaklayınca, kültür-sanata katkı payı da, yurtdışına çıkıverdi. Bizim festivaller kaybetti, gurbetçi arkadaşlarımızın gerçekleştirdiği festivaller kazandı, sorun yok! Neyse…

İstanbul meyhanelerini anlatan 45 dakikalık belgesele geçmeden evvel, rakıya dair bir anımdan başlamak isterim, işte bundan 20 sene önce Cağaloğlu’ndaki Gazeteciler Cemiyeti lokalinde akşamları tek başıma yemeğimi yiyor, arada bir tek atıyorum. Az ötemde upuzun bir masa var, başında da İslam Çupi oturuyor, demleniyor abiler, muhabbet gırla, şakalar, espriler peşi sıra… Heves ediyorum, lakin davet yok! Ancak beni izlediklerini hissediyorum, nasıl içiyor, sapıtıyor mu, ağırlığını koruyor mu, vesaire vesaire… Sonra, çok sonra, belki altı ay, belki daha da fazla bir sürenin ardından, İslam Baba’nın onayı geliyor, uzaktan el ediyor, masanın gediklilerinden Hamdi Büber geliyor yanıma, uyulması gereken kuralları fısıldıyor kulağıma, işte kül tablasına, külden ve izmaritten başka bir şey atılmaz diye başlayan, masa adabına dair her ne varsa, çabucak kaydediyorum saksıya… Masada geçenleri, sohbetleri anlatacak halim yok, hani Vegas’ta olan, Vegas’ta kalır ya, içki masası muhabbeti de dışarı taşmaz, ama pek çok şey öğreniyorum, üstelik hafif çakırkeyif…

Şimdi içki masası kültürü ve ağır abilik müessesinden çok önce, harbiden zıvanadan çıktığım, ilk gençlik yıllarıma döneyim, henüz yeniyetmeyim ve içtiğim ilk rakımı hatırlıyorum; susuz, buzsuz, mezesiz, deli miydik bilmiyorum, ortanca biraderimle kısa sürede kafayı bulmuştuk. Ranzadayız, affederseniz ben üstte yatıyor ve kusuyorum, alt yataktaki biraderin üstüne, bildiğin rezillik, kusura bakma kardeşim, acemiliğimize denk geldi. Mekanın kapısından değil, kavgada kırdığımız camekanından çıktığımız da oldu. Kadehler, şişeler havalarda uçuştu, kafalar kafalarla sertçe buluştu. Dövdük, dövüldük, sövdük, sövüldük. Sebepsiz içilmez ya, neden de bulduk. Sebepsiz de içilebildiğini çok sonra öğrendik. Kah arabeske bağladık, kah çaktırmadan ağladık. Ayıldık, tekrar rakıya sarıldık, bayıldık, yine de mevcut sayıldık. Güzeldi kafamız, pek güzeldi, inadına güzeldi, sigarayı sabah yakardık, gece atardık, yani o denli… Rakı, şalgam, duman, derdimize derman! Eve gideceğime, üç yıl önce taşındığımız yere de gittim, film koptu, geceye dair hiçbir şey hatırlayamadığım da oldu. Çok da özele girmeden bitireyim, geçenlerde valide anlattı, eve sarhoş geldiğini bilmek için, üstündeki eşyalarını takip etmek kafiydi dedi, gülerek… Kapı girişinde cüzdan, mutfakta çorap, salonda gömlek, banyoda pantolon, öyle işte… Şimdi kaçak çay, kahve ve ille sigarayla da iyiyim, rakı arada, iyi et ve güzel muhabbet olursa, bana uyarsa… Çünkü çok fazla içki masası, hep aynı nakarat, ağızlarıyla içemeyenler, nara atmadan duramayanlar ve diğerleri (bu yazmakla bitmez, kısa keseyim) yüzünden soğudum, evde demlenmeyi de sevmem, şimdi bunu yazarken dışarıda bağıra çağıra geçiyor yine gençler, eminim zikzaklar çiziyorlar ve mutluluktan geberiyorlardır, ne bileyim, belki de her şeyin bir zamanı var.

Şimdi festivalin ana sponsoru olan rakı firmasının desteğiyle çekilen belgesele geçelim, meyhane kültürüne vakıf olan abilerimiz tatlı tatlı anlatıyor, İstanbul’un eski ve yeni meyhanelerini, dinlemeye ve izlemeye doyum olmuyor. Sadece biri kadın, dört gencin, ağızlarını yaya yaya anlattığı bölümü sevemedim, çok fazla kurmaca geldi, orayı atsınlar, daha da seyirlik bir hal alır, kanımca… Kent büyüdükçe, içki kültürü de değişiyor elbette, hani nostalji manyaklığı olmasa toplumun, meyhaneler de sizlere ömür olurdu, şüphesiz. Ayakta içmeyi ve hep dans etmeyi sevenler, rakı masasını adabını, mezenin parmakları yalatanını bilmez, bilemez. Meyhane sahipleri ve müdavimler konuşuyor, araya Yeşilçam’dan meyhane görüntüleri giriyor, güzelim filmler, rakıya eşlik eden unutulmaz şarkılar. Günümüzde yeniden meyhane çılgınlığı başladı, lakin bunlara meyhane demeye bin şahit ister, yüzlerce kişilik mekâna, meyhane denmez, gece kulübü denir belki, yüksek sesle müzik çalınan yere ise hiç denmez! Meyhane için, rakı, meze, edep, muhabbet lazım, zaten atmosfer zamanla oluşacak ve ruhunu bulacaktır.

 

About The Author

Copyright © All rights reserved. | Newsphere by AF themes.