Ego deyip geçmemek lazım…

OKU Etiketler: , , - , 13:26 Gönderen: Emre Yüksel

bykkeyif

Beş dakika daha geçince 11 olacaktı saat. Güvenpark’tan Çiğdem Mahallesi’ne gidecek son otobüs kalkmak üzereydi. Otobüs durağın önünde, sakin bir şekilde şoförün gelmesini bekliyordu çalışmak için. Nihayet birkaç dakika sonra şoför geldi. Sıram gelince, otobüse binip tost makinesini andıran yeşil kutucuğa kartımı soktum. Tost pişince yeşil kutucuk bana kartımı geri verdi. Çok zevk alıyordum EGO’mu böyle tatmin etmekten. Şoför gaza bastı ve Kumrular Caddesi’ne doğru ilerlemeye başladık.

Otobüsün en sevdiğim yeri arka sıralardır. Net bir koordinat vermem gerekirse, en arkanın bir önü. Boş buldukça oraya yerleşirim. İlerleyerek ulaştım yerime. Arka tarafta kendi egemenliğimi kurdum hemen. Zaten orta kapıdan sonrasına kimse binmemişti. Otobüste toplam 5 kişiydik. Önce pencereyi açıp, sonrasında bir güzel yayıldım. Son otobüs şoförleri gecenin hüznünden midir bilmem, insaflı olur her zaman. Hareket saatinden beş dakika sonra kalktık. Otobüs hareket etmeye başlamıştı ki, koşarak yetişti yaşlı bir amca. İlerleyerek ulaştı yanıma. Önce pencereyi kapattı, sonrasında yayıldı bir güzel yanımdaki koltuğa.

Milli Kütüphane’yi geçip, Dışişleri Bakanlığı’na doğru süzülüyordu otobüs yarı boş caddede. Dışişleri Bakanlığı’nın karşısındaki durağa yaklaşınca yavaşladı kaptan. Tam anlamıyla durmadı çünkü, bu duraktan bizim mahalleye gitmek için binen olmazdı bu saatlerde. Ankara’da merkeze uzak bir semtte oturuyorsanız 12’ye kadar evinize koşmanız lazım, işçi karıncalar gibi. Belli bir nedeni yok. Neden arayacaksanız da, bulması çok basit: Çünkü öyle istiyorlar. Durağa doğru kırınca direksiyonu kaptan, karnımda bir acı hissettim. “Gene çok içtin be oğlum” dedim kendi kendime. Bıçak batması maskesini takmış ağrı karnıma kur yapıyor, karnım da yelkenleri suya indiriyordu. Canım yanıyordu.

“Sesini çıkarırsan sikerim belanı. Otobüs durunca benimle ineceksin.”

“Ne yapıyorsun amca, anlamadım?”

Soluma döndüğümde gözlerimin çapı 10 santime ulaştı. Yanıma oturan yaşlı amca, sapını gazeteye sardığı yemek bıçağını karnıma dayamış, ileriye bakıyordu. Soğukkanlılığın zirvesindeydi. Benimle konuşup konuşmadığını düşünecek halde değildim. Bıçağın ağrısı gittikçe artıyordu. Bıçağı sol eliyle karnıma bastırırken, sağ eliyle düğmeye bastı. Otobüs durunca indik. Bir şey sormaya cesaret edemedim. Duraktakilere baktım masum masum, kimse bir şey anlamadı. Duraktan uzaklaştıktan sonra bir taksiye dur işareti yaptı.

“Adamın yanında sesini çıkarırsan sikerim belanı,” dedi taksi yaklaşırken.

“Başka küfür bilmiyor musun be amca?” dedim içimden. Dışımdan sadece “Tamam,” diyebildim.

Taksiye bindik. O öne oturdu, ben arkaya. Belli bir süre sessizlik depolamaya devam ettik arabanın içine. Taksici aynadan bana bakıyordu. Ben de korku dolu bakışlarla hemen yanında oturan amcayı işaret ediyordum. Nereye gideceğimizi ona sormamız gerektiğini anlatmaya çalışıyorum zannetti. Bu sefer de gol değildi. Konya yolu sapağına geldiğimizde yavaşlayıp “Nereye gidiyoruz abi?” diye sordu. “Konya yolundan devam et,” dedi yaşlı amca. “Opet’te çay çorba içelim. Bedava oluyor bu saatte.”

Çorbalarımız bittikten sonra çaylar geldi. İçtiğim 4 duble rakıdan sonra iyi gelmişti bu fasıl bana ama bir yandan da düşünmeye, nasıl kurtulacağımı planlamaya çalışıyordum. Çaylar da bittikten sonra taksici bana dönerek, “Yolculuk nereye kardeş?” diye sordu. “Arabayı 1’de teslim etmem gerekiyor benim.” Dudağımı bükerek bilmediğimi ifade etmeye çalıştım. Yaşlı amca girdi araya. “Gölbaşı’na!”

Opet’ten çıkıp Konya yolundan devam ettik. Çırağan Et Lokantası’nın yanındaki yokuştan sağa dönsek Çiğdem Mahallesi’ne gidecektik ama dönmedik. Zaten normal olan da buydu. Ben alışkanlıktan döneceğiz sandım. Bir an yaşlı bir Ankara psikopatı tarafından kaçırıldığımı unutmuştum. Bu sırada aklıma telefonum geldi. Gizlice cebimden çıkartıp en yakın arkadaşım Faruk’a mesaj attım. “Kaçrlyorm. Gölbasna dgru gdyrz.” Beş dakika geçti, Faruk’tan cevap yok. Arayıp, sesleri dinletme planını devreye koymak için harekete geçtiğimde ise telefonu açmadı şerefsiz. Zaten açsa bile, çıt çıkmıyordu hiçbirimizden. Yolların durumu hakkında bile konuşmuyordu taksici.

Mogan Gölü’ne varmıştık. Üzerinde çapraz kırmızı çizgi olan Ankara tabelasını gördüm. “Elveda Ankara,” dedim içimden. “Sanırım bu seni son görüşüm.” Ailem, arkadaşlarım, okumak için bırakıp geldiğim İzmir de aklımın bir köşesindeydi. Bunların dışında iki gün sonra gireceğim son final sınavımı da düşünüyordum. Emeğimin boşa gidecek olmasını düşünmek, buna sebep olacak şey ölüm bile olsa beni sinirlendirmişti. Ben kafamda bunları muhasebe ederken “Müsait bir yerde!” dedi yaşlı amca.

“Aman abi! Emin misin? Dikkat edin! Bu saatte tehlikelidir buralar.”

“Sana ne lan? Bulursa tehlike beni bulur. Olacak olan bana olur.”

“Ne bileyim, sizi düşündüm ben amca. Nasıl istersen. Buyurun.”

İhtiyar para üstünü alırken taksiden hızla çıkıp koşmayı düşündüm. Arkasını dönüp gözleriyle tehdit etti beni. Muhtemelen “İnersen belanı sikerim” demeye çalışmıştı. 70 yaşlarındaydı tahminimce yaşlı psikopat. Ve -eğer tahminim doğruysa- 70 yıllık yaşamında, aklında tutabildiği tek küfürün bu olduğuna bir türlü inanamıyordum. Az sonra ölecektim belki ama bu durum bende takıntı haline gelmişti. Sorsam olmazdı. Kaçırılan genç çocuk ciddiyetimi korumam gerekiyordu.

Mogan Gölü’nün kenarından yürüyüp çalılıkların arasına gittik. Ağaçlık alan gözüküyordu az ileride. Oraya götürüp, işini orada göreceğini düşündüm. “Tecavüz etmese bari koduğumun psikopatı” dedim içimden. Elini montunun cebine attı. Cebinden fener çıkaracak sandım, yanıldım. Siyah bir silahtı cebinden çıkan, fener yerine. Önüne geçmemi işaret etti gözleriyle. Silahın namlusunu sırtıma değdirdi bir kere. Bu “Devam et!” anlamına geliyordu. Yürümeye başladım. Ağaçlık alana yaklaştıkça inleme sesleri duymaya başladım.

Biraz daha ilerledikçe sesler artmaya başladı. Bu inleme seslerinin, toplum baskısının gazabından doğaya sığınan genç çiftlerden geldiğini düşündüm. “Tamam,” dedim. “Sevişen çiftler beni kurtaracak.” Üç aylıkken ailemin beni unutması sonucu bebek arabam ile birlikte uçurumdan yuvarlandığımda da sevişen çiftler fark etmiş beni. Aileme haber vermişler. Tarihin tekererrür etmesi gerekiyordu bir yerde. Buna inanarak biraz olsun rahatlamıştım. Rahatlığım kısa sürdü.

“Dur! Sakın arkanı dönme ama…”

Yaşlı psikopat gözlerimi kapatıp silahın namlusunu yine sırtıma değdirdi. Artık komutlarını rahat algılayabiliyordum. Yürümeye devam ettim. Bir süre sonra inlemeleri artık daha net duymaya başladım. Seslerin sevişen çiftlerden gelmediğine emin oldum sonra. Yine de nereden geldiğini çözebilmiş değildim. Bekleyip görmekten başka çarem yoktu. “Dur!” dedi yaşlı psikopat yine.

“Evet, son arkadaşınız da geldi. Uslu durmuşsunuz aferin!”

Sesler iyice arttı. Artık emindim. Bu sesler yaşlı Ankara psikopatının daha önce kaçırdığı kişilerden geliyordu. Nasıl bir adamdı bu? Bizden ne istiyordu? Bu sorular kafamda dolaşırken, içlerinden biri adımı söyledi.

“Can!”

Bu ses Faruk’un sesiydi.

“Faruk! Ne işin var oğlum burada?”

“Bu adam bizi kaçırdı, Eymir’e içmeye gidiyorduk. Servisin önünü kesti, Ahmet Amca’yı tehdit edip minibüse el koydu. Sonra da bizi buraya getirdi. Silahı var Can, dikkat et!”

“Biliyorum,” dedim. “Buraya gelene kadar açıktı gözlerim.”

Yaşlı psikopat gözlerimi kapatan bezi çıkarıp attığında sadece beyaz minibüsü görebiliyordum. Her yer karanlıktı. Biraz zaman geçtikten sonra Faruk’un okulundan Ayşe oldu gözüme ilk çarpan. Buna şaşırmadım. Gözüme ilk onun çarpmasına yani. Kısa bir şort giymişti. Pürüzsüz bacaklarına çalı çırpı bulaşmıştı ama yine de güzelliğinden ödün vermiyordu. Kıvırcık, kumral saçları gecenin karanlığında bile fark edilebiliyordu. Hiç olmazsa ben fark ediyordum. Ayrılalı üç sene olmuştu ama, yine de içimden söküp atmamıştım âşkını. Ayşe’ye bakakalmış bir şekilde öylece duruyordum. Faruk ve Ayşe’nin dışında beş kişi daha vardı onların okulundan. Geçen hafta Sakarya’da içtikten sonra eve birlikte döndüğümüz tayfa.

“Geç sen de şunların yanına, ne dikilip kaldın burda!” dedi yaşlı amca silahı bana doğrultarak.

Sonra devam etti. Olabildiğince bağırıyordu. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Kalpten gidecek gibiydi.

“Bakın gençler, beni iyi dinleyin. Beni gözünüzde canlandırın. Daha da önemlisi beni hatırlayın! Bundan bir hafta önce Dışişleri Bakanlığı’nın oradaki duraktan otobüse bindim. Otobüs tıklım tıklım doluydu. Arkalara doğru ilerledim. Siz yedi orospu çocuğu… Bir taneniz bile kalkıp bana yer vermedi. Okulunuz vardır diye düşündüm, çantanızı göremedim. Günlerce bu gün için çalıştım, ölümü bile göze aldım. Ne için? Sizi buraya toplayıp korkutmak için!”

“Ne yani,” dedi Faruk. “Bütün bunları sadece bizi korkutmak için mi yaptın?”

“Evet, ne sandın ya? Bu yaşımda adam mı öldüreceğim bir de?”

Silahın şarjörünü gösterdi. Bomboştu. Şöyle bir duraksadım, sonra da gülümsedim.

“Saygısızlık ediyorsam kusura bakma ama,” dedim. “Senin ben amına koyayım amca!”

Yazarın diğer yazıları