Gecikmiş bir konser yazısı: Direnen iki ülkede yıkılan “Duvar”lar…

EHLİKEYİF GÜNDEM, OKU Etiketler: , , , , , , , - , 17:54 Gönderen: Murat Meriç

thewall

Her şey geçtiğimiz yılın sonunda başladı: 2010’dan bu yana süren, öncesinde değişik ülkelerde izlemeye niyet ettiğimiz ama hep ıskaladığımız “The Wall Live” turnesinin yeni programı Aralık başında açıklandı ve Roger Waters’ın 3 Ağustos’ta [sonradan Kadir Gecesi’ne denk geldiği için 4 Ağustos’a alındı] İstanbul’da konser vereceği ortaya çıktı. Heyecanla beklemeye başladık. Bilet fiyatlarının açıklanmasını müteakip heyecanımız söndü çünkü 1300 – 770 – 350 gibi rakamlardı karşımıza çıkan. Konseri “arkada ayakta” izlemenin bedeli bile 150 liraydı. Önce umutsuzluğa kapıldık, sonra turnenin diğer ayaklarına bakmaya başladık: En eski arkadaşlarımdan İbrahim (Eke), Ceyda (Yılmazçetin) ve Damla’yla (Özlüer). Sevdiğimiz “konser şehri” Sofya’da 200 liradan başlayan bilet fiyatlarını görünce oraya gitmeye karar verdik ve [evet, biraz da müsriflik yaparak] en pahalı tribünden alalım dedik biletlerimizi. Hızlı telefon görüşmeleri yapıldı, ekibe kardeşler Can (Yılmazçetin), Melda (Meriç), Altan (Koçyiğit) ve Ceren (Candemir) katıldı; Ocak başında biletler alındı. Bir Ankara gecesinde Ahmet (Gürata), Linda (Stark) ve Deniz – Arhan ikilisinin eklenmesiyle Sofya ekibi belli oldu. Daha önceki gidişlerimizde [önce adını sonra kendini] severek kaldığımız Hotel California’dan yerleri ayırttık, 30 Ağustos’u beklemeye başladık. Bu yazı, o seyahatin gecikmiş hikâyesi: 29 Ağustos ve sonrasını anlatıyor ama arada bazı geri dönüşler yapılacak, İstanbul’dan Budapeşte’ye uzanılacak… Biraz konser izlenimi, biraz gezi yazısı, biraz da Gezi yazısı.

sziget

Konser öncesi Gezi mesaisi

Ocak’tan Ağustos’a geçen süre uzun ama önemli kısmı 31 Mayıs ve sonrası. Hızla hatırlayalım: O sabah, Gezi Parkı’nda sökülen ve yakılan çadırlarla o çadırların içindeki insanlara yapılan acımasızca müdahale, Türkiye’de bir değişim başlattı. Gezi Parkı işgal edildi, ülke ayaklandı, en küçük müdahalelerde bile insanlar tepki gösterir, birlikte hareket eder oldu. En güzeli, parklara inildi, farklılıklar ortadan kalktı, insanlar konuşmaya ve birbirini anlamaya başladı. Türkiye, o tarihten sonra “başka bir ülke”ye dönüştü.

yol

Kısa süre sonra Bulgaristan’dan da bu minvalde haberler geldi: Hükümetin istifasını isteyen bir grup parlamentoyu işgal etti, seçim sisteminin değişmesi talebiyle [ki Gezi’deki taleplerden biri buydu] eylemi parlamento dışında sürdürdü. Olay Türkiye’deki gibi yayıldı, sokaklara taştı. Biraz da bunun heyecanıyla, Bulgaristan yolculuğu yaklaşırken sabırsızlığımız arttı. Elbette, Türkiye konseri için de geçerli bu sabırsızlık: Roger Waters, Gezi olaylarının daha ilk günlerinde yaptığı bir açıklamayla Türkiye’deki direnişi selamladı, mealen şunları söyledi:

“Türkiye’deki bütün dostlarım, baskı ve otokrasiye karşı direnmekte çok haklısınız. Sizi, özgürlük mücadelenizi destekliyoruz. Unutmayın, mücadeleniz dünyanın geri kalanı için de çok önemli. Ne zaman ki bir kadın, erkek, çocuk sokağa çıkıp insan hakları için, demokrasi için, kendi kaderini belirlemek için, özgürlük için ayağa kalksa, dünyanın geri kalanı ona borçludur. Fiziken yanınızda, tazyikli sular ve gaz bulutları içinde değiliz ama ruhen sizinleyiz. Direnişinizi alkışlıyor, kolay olmadığını biliyoruz. Harika ülkeniz batı ile doğu arasında konumlanmış. İstanbul, uygarlık tarihinin efsanesidir. Bugün direnişiniz hepimiz için bir dönüm noktası olabilir. Bugün, yaptığınızdan daha önemli hiçbir şey yok!”

duvar

Bu açıklama sonrası merakımız arttı: Gezi direnişi, “duvar”a nasıl yansıyacaktı? Şansımız yaver gitti, bir son dakika güzelliğiyle bir şekilde yarı fiyatına bilet alınabildiğini öğrendik ve İTÜ Stadyumu’na yönlendik. Konseri uzun uzun anlatmaya gerek yok, çok yazıldı çizildi, videoları ortalarda dolanıyor. Ama ucundan başlayalım çünkü Sofya’da da gördüğümüz konser İstanbul’dan farklı değildi. En azından işin “gösteri” kısmı… Ancak bir yer var ki, “konseri İstanbul’da seyretmeseydik çok üzülürdük” dedirtti.  Uzatmayalım, 4 Ağustos’ta İTÜ Stadyumu’na gidelim…

“Duvar”da beş can, alanda tek yürek

“The Wall Live” için, “gelmiş geçmiş en büyük gösteri” derler. Yalan değil. Michael Jackson, Madonna, Rolling Stones gibi “büyük” konserleri yaşamış memlekette “konser” algısını bir anda sıfırladı Waters. Beklendiği gibi, dev bir ışık ve ses gösterisiydi bu, görkemli başladı: Havai fişekler, her yerden sıçrayan ateşler ve nihayetinde duvara çarpıp parçalayan uçak… Sahneyi kaplayan ve yarısı inşa edilmiş 120 metrelik duvardan söz etmiyorum bile! Önce uçağın yıktığı yer, sonra bütün boşluklar tuğlayla doldurulur, “duvar” inşa edilirken bir yandan olan bitene bakıyor, diğer yandan Waters’ın sesine ses veriyorduk. “In the Flesh” ve sonrasında, ezberlediğimiz şarkılara heyecanla eşlik ederken, en iyi bildiğimiz “Another Brick in the Wall”a kendimizi kaptırmış, “hepiniz olsa olsa duvarda bir tuğlasınız” cümlesiyle nefretimizi “böyyük”lerimize haykırırken bir anda olan oldu: Şarkının bitiminde duvar kırmızıya boyandı ve üzerinde beş tanıdık isim belirdi: Mustafa Sarı, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük ve Mehmet Ayvalıtaş. Boğazımızda büyüyen yumru nefesimizi tıkadı, o ana kadar tuttuğumuz yaşlar gözlerimizden boşandı ve kalbimize, konser sonuna kadar gitmeyecek kocaman bir ateş düştü. Bir anda yükselen “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganıyla stadyumu dolduran binlerce kişi bir “can”a, koca stadyum Gezi Parkı’na dönüştü. Duvarda beliren, bu beş isimdi belki ama o anda hatırlattıkları, geride bıraktığımız dolu dolu yaşanmış iki aydı. Konserin “sonrası” nasıl geçti, hatırlamıyoruz. Bu, Sofya için yeni bir heyecanın başlangıcı anlamına geliyor elbette…

Sofya günlüğü

Biz sıcaklardan şikâyet ederken bitmez sandığımız uzun Ağustos hızla bitti. İşler güçler derken 30 Ağustos yaklaştı ve ilk fireyi verdik: Ceren, gelemeyeceğini söyledi. Hızla biletini Beril’e (Gün) devrettik. Sonra Can eksildi, yerini Türkiye’deki konseri [ama aslında elbette atraksiyonu] kaçırdığı için pişman olan Metin (Solmaz) aldı. Tam “ekip tamamlandı” diyorduk ki konser işini birlikte planladığımız İbrahim, vizesi yetişmediği için gelemeyeceğini söyledi. Son gün, neredeyse son dakikada Fikret’i (Bekler) kattık ekibe ve 29 Ağustos sabahı Sofya yollarına düşmek üzere sözleştik.

Birinci gün: 29 Ağustos – Sofya yolları

Bir minibüs kiralamıştık, 12 kişiydik, heyecanla uyandık ancak aksilikler burada da yakamızı bırakmadı: Minibüsün, Türkiye’ye girdikten sonra arıza yaptığını ve bizi alması gereken saatte Havza’da tamirde olduğunu öğrendik. Üzülmedik, o tarafa doğru yola çıktık. Bu arada minibüs tamir edildi, şoförümüz Ediz İstanbul’a doğru hızla yola düştüğünü söyledi; Esenler’de buluştuk. Birkaç saat gecikmeyle yola çıktık ancak neşemizden hiçbir şey kaybetmedik. Yarı uyur yarı uyanık Trakya’yı geçtik, Edirne’de vermeyi planladığımız molayı başka bir bahara erteledik, Kapıkule’de uzun bekledik ve nihayet kazasız belasız sınırı geçtik. Yaptığımız ilk şey, yol kenarındaki bir markette durmak ve sevdiğimiz, özlediğimiz Bulgar birası Şumensko’ya kavuşmak oldu. Yol boyu soğuk biralarımızı yudumladık, arada güneşi batırdık, dönüşte uğramak üzere Plovdiv’i (Filibe) selamladık ve gecenin ilerleyen bir saatinde nihayet Hotel California’ya demir attık. Ertesi gün kahvaltıda buluşmak üzere odalarımıza dağıldık.

kamenitza

İkinci gün: 30 Ağustos – Konser günü

Sabah Ankara’dan gelen Melda ve Altan’ı karşıladık, kahvaltıda buluştuk. Önce Aleksandr Nevski adıyla da bilinen Rus Katedrali’nin olduğu meydanda kurulan daimi bitpazarına gittik, sonrasında kendimizi sokaklara attık. Bulgaristan ucuz bir memleket. İnsanların alım gücü düşük. Konser biletlerinin ucuzluğu da bundan. Sadece konser bileti değil, ulaşım, yemek ve içki de ucuz. Sofya’nın bir ucundan diğer ucuna 15 leva gibi bir ücret ödeyerek gidebiliyorsunuz. Leva, yaklaşık olarak liraya eşdeğerken, avro’da son dönemde görülen yükselme, aradaki kuru 1.3 seviyesine çıkarttı. [Hayır, ekonomi yazısı değil bu elbette ama bu cümleleri hep kurmak isterdim, fırsat bulmuşken değerlendirdim!] Taksiler çeşitli, açılış ücreti ve sonrası bir hayli değişkenlik gösteriyor. Fiyatlar arka camda yazıyor, sırada bekleyenler arasından bile taksi seçebiliyorsunuz. Bize öğütlenen, 0.77 levadan yüksek açılışı olan taksilere binmememiz ve taksimetre açtırmamız. Kimi ısrarla açmıyor ve belli bir fiyat üzerinden anlaşıyor. Bu size ucuz gelebiliyor ama her koşulda taksimetrede yazacak olanın bir hayli üzerinde…

Yemek işini halletmenin en kolay yolu, her yerde denk gelebileceğiniz Happy adlı zincir restoranlar. Yemekler lezzetli, servis hızlı, biralar soğuk. Ancak yemeklerin çeşitliliğine rağmen bira çeşidi oldukça az. Sevdiğimiz Şumensko satılmıyor örneğin. Gerçi şahane Çek birası Staropramen ve ikinci favori Bulgar biramız olan Kamenitza var Happy’lerde. Yeni tatlara alışık olmayanlar için kimi şubelerde Tuborg bulmak da mümkün. Bu arada, Efes Pilsen ve Tuborg’un neredeyse bütün marketlerde çok satanlar rafında olduğunu ekleyelim. Ama, bira bir yana, Bulgaristan’ın asıl olayı rakiya. Bizim rakıya nazaran bir hayli farklı, içimi sert, alkol seviyesi yüksek, tadı anasondan ziyade meyveye yakın. Rakiyayı bir rakı çeşidi olarak içerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız ama “yeni bir içki” olarak seyahatinizi güzelleştirebilecek bir rayihaya sahip. Daha güzeli, evlerde üretilen boğma rakılar ama onları bulmak çok zor. Ancak bir misafirlikte, ikram edilirse…

Uzatmayalım, yazıyı bir “Sofya gezi rehberi”ne dönüştürmeyelim, hızla konsere gelelim: Küçük bir yemek, az dinlenme, tişört [elbette “The Wall” tişörtleri] alışverişi ve bol aylaklıktan sonra Vasil Levski Stadyumuna gitmek üzere yola çıktık. Üç taksiyle gittiğimiz için buluşmak biraz zor oldu ama nihayetinde gireceğimiz kapıyı bulduk. Merdivenlerde toplandık, yanımızda getirdiğimiz pankartları açtık ve büyük ilgiyle karşılandık.

#DirenGezi

Büyük bir parantez açmanın tam zamanı… Son dakikada aklımıza gelen bir fikirdi bu: “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganını ve “#DirenGezi”yi Sofya’ya götürmek. Sesimizin onca kalabalık arasında cılız çıkacağına hükmettikten sonra görünür olmak adına küçük bir pankart yaptırmaya karar verdik. Hızla uygulamaya koyduk, konser öncesinde merdivenlerde, içeride beklerken tribünde ve nihayetinde çıkışta açtık. Görünür olduğunu biliyorduk ama konseri sahne önünden izlemek için başka bir ekiple Sofya’ya gelen Çağlan’ın (Tekil) gönderdiği “pankartınızı gördük” mesajı, bizi ziyadesiyle mutlu etti. Bu bilgilendirme faslından sonra parantezi kapatalım, merdivenlere dönelim…

Gezi’yi ve Taksim’i görenlerin “İstanbul ve komşi” diyerek bizi alkışlamaları, fotoğraf çekmeleri ve teşekkür etmeleriyle geçen bir 15 dakika sonrasında pankartlarımızla tribünde yerimizi aldık. Konser başlayana kadar “Her yer Taksim, her yer direniş” ve “#DirenGezi” elimizdeydi. Konserle birlikte kendimizi [bu kalıbı kullanmayı da hep istemişimdir] “müzik ve ışık selinin büyüsüne” kaptırdık. Bir yandan şarkılara bağıra çağıra eşlik ederken diğer yandan sahnede olana hâkim olmak istiyorduk. Yerimiz iyiydi, her şeyi rahatlıkla gördük. Alanın dört yanına kurulmuş kulelerle desteklenen ses zaten muazzamdı. Beklenen her şey tamdı yani. Arada “konser” faslı atlanmıştı gerçi ama onu Metin yazdı, yazısı arşivde duruyor. Merak eden açsın, okusun.

direnmetin

Asıl merak ettiğimiz, bizde fotoğrafların belirdiği yerde bir atraksiyon olup olmayacağıydı. Olmadı. Şarkı bitti, sahne karardı ve Waters Bulgarca selamladı dinleyenlerini. Bizde sonuna kadar Türkçe okuduğu metnin ilk cümlesini Bulgarca kurdu, sonrasında “Her gün bu dili nasıl konuşabiliyorsunuz?”  diyerek İngilizce’ye döndü. Slogan atılmadı, alkış yoğundu. “Mother” başladığında ortalık sessizleşti, yürekler bir oldu ve o meşhur dizede [“Anne, hükümete güvenmeli miyim?”] bizde “Kesinlikle hayır!” cümlesinin belirdiği “duvar”da Bulgar direnişçilerinin simgesi haline gelen “оставка” sözcüğü belirdi. Alkışlar ve ıslıklar attı, elbette heyecan da. Slogan atılmadı, atılanlar alanı kaplamadı, olay devam etti. Sonrası, bildiğimiz “The Wall”: Yürüyen çekiçleri, diktatörü, “mahkeme”si, acıları ve yok oluşuyla… Kişisel tarihim açısından belki de bütün zamanların en önemli albümü, müzik tarihine baktığımızda tartışmasız en görkemli sahne “show”u.

Her yer Taksim, her yer direniş!

Bir parantez daha açayım: Ağustos başında, Yeni Rakı’nın Sziget’in en büyük sahnelerinden biri olan Roma Tent’in sponsorluğunu almasını bahane ederek Budapeşte’ye düşürmüştük yolumuzu; gittik, gördük ve bunun ne kadar yerinde bir hamle olduğunu bizzat tespit ettik. Bu ayrı bir yazı konusu elbette ama arada şahit olduğumuz bir şeyi burada anlatmamak olmaz: Gezi ruhu, oraya kadar girmişti! En olmadık yerden çıkan penguenler, DirenGezi çıkartmaları ve Gezi’li pankartlar, bu işin bitmediğini, bilakis memleket sınırlarını aştığını bize gösterdi bu seyahatte. Avrupa’nın en büyük festivali olan Sziget’e ve bu festivalin yapıldığı Budapeşte sokaklarına kadar uzanan bu hareket burasıyla sınırlı değil elbette: Dünyanın her yerinde, Rio’dan Sydney’e Gezi bahsi açılıyor, insanlar Gezi için hâlâ yürüyor ve Gezi’ye selam çakılıyor. Sofya’da bizzat gördüğümüz buydu: Gezi dediğimizde insanların gözleri ışıldıyor, Türkiye’ye umutla baktıklarını söylüyorlar. Pankartlar elimizdeyken gördüğümüz buydu.

#оставка

Bulgaristan’da direnen iki grup var. Parlamentonun tam karşısındaki anıtı işgal etmişler, iki yanına açtıkları standlarla direnişi sürdürmeye çalıyorlar. Karşılarında polis noktası var ama havada bizdeki gibi gaz kokusu ve zor yok. Şimdi Damla’ya bağlanalım, bundan sonrasını o anlatsın: “Aleksandr Nevski Meydanı’nın hemen altında bir direniş noktası var.  İki grup çadırdan biri, ‘hükümet istifa’ ve ‘yeniden seçim’ diyor. Kendilerine ‘General ve askerleri’ dedikleri için biraz tırstık ama pembe tankları kalbimizi kazandı. Dayanışma için pankartımızı da bıraktık. Ha, generalleri de enteresan bir abla, General Yuliana! İkinci çadır grubunun pembe tankları yok belki ama pankartlarında ‘herkes hukuk karşısında eşittir’ yazıyormuş. Bu ekip, seçim sisteminin değişmesini istiyor. Elektronik sayım ve eşitlik talep ediyorlar. Seçimler adil olsun diyorlar. Generalin ekibi de ‘arkadaşları’ ama onları azıcık ‘revizyonist’ buluyorlar…” Konserin ertesi günü, sabahın erken saatlerinde elimizde pankartlarla alanı ziyaret ettik, iki #DirenGezi’yi anıtın iki tarafına astık, imzalarımızla direnişlerini destekledik, dönüş yoluna düştük. Yazının da sonuna ulaştık.

Üçüncü gün: 31 Ağustos – Dönüş 

ocbatka

Klasik cümleyle başlayalım: Her güzel şeyin elbet sonu var. Bu küçük “konser turu” da [bizi bağlayan “işler güçler” yüzünden] konserin ertesi gününde sona ermek durumundaydı. Sabah Sofya sokaklarına attık kendimizi, (direniş ziyareti sonrası) bir gün öncesinde gözümüze kestirdiğimiz küçük restoranda yemeğimizi yedik, kitap/CD mağazalarını dolandık, Ankara’nın Olgunlar’ına benzeyen sahaflar sokağında Fikret’e Arthur C. Clarke kitabı “2001: A Space Odyssey”nin Bulgarca baskısını aradık (ve elbette bulduk), numune biralarımızı aldık; öğleden sonra yola düştük. Hedefimiz akşam yemeğini Filibe’de (Plovdiv) yemek, merak ettiğimiz bu şehri gezmek ve vakitlice memleket sınırlarına girmekti. Küçük aksilikler yüzünden bu plana (yine) sadık kalamadık. Filibe’de bulduğumuz kitapçıları ve hediyelik eşya dükkânlarını hızla dolaştık, sonrasında bol molalı uzun bir yolculuk sonucu İstanbul’a vardık.

Son söz: Geçmişten bir sayfa

Küçük bir geri dönüşle, yazıyı bitirelim: 90’ların başı, memleketin en karanlık günleri… Memleket gibi sıkıntılı dünyadan, arada iyi haberler de geliyordu: Bir kâbus gibi ülkesini ikiye bölen Berlin Duvarı nihayet yıkılmış, iki yaka birbirine kavuşmuştu. Duvarın yıkılmasından sekiz ay sonra, bambaşka bir heyecan sardı bizi: Pink Floyd’un esas çocuklarından Roger Waters, “The Wall”u, grup arkadaşlarının karşı çıkmasına rağmen Berlin’de, yıkılan “duvar”ın önünde “sergileyecek”ti. Büyük olaydı ve ulaşılamayacak kadar uzaktaydı. İnternetsiz zamanlardı, gazete haberleri ve memlekete ulaşan tek tük ecnebi müzik dergisi dışında kaynak yoktu. Televizyonlarda (ki dört kanallı TRT ve Star1 vardı sadece) gördüğümüz kısa süreli görüntüler heyecanımızı dindirmeye yetmedi. Nereden nasıl bulur, izleriz derken yeni kurulan Raksotek, “The Wall” konserinin video kasetini çıkarttı. Pahalıydı ama aldık. İzleyecek ödünç video aranırken TRT bir güzellik yaptı ve konseri (iki aylık bir gecikmeyle) “banttan” yayınlamaya karar verdi. Sevindik, televizyonun karşısına geçtik, heyecanla izledik. Başta söylemiştik, karanlık günlerdi: Konserin yayınlanacağı gün ya da birkaç gün önce Turan Dursun öldürülmüş, konser bunun gölgesinde kalmıştı. Yine de, “bir gün bu gösteriyi canlı görme” umuduyla izledik “The Wall Live in Berlin”i. Aradan yıllar geçti, Snied O’Connar’dan Scorpions’a, Cyndi Lauper’dan Marianne Faithfull’a pek çok ünlünün katıldığı bu konseri defalarca videodan ve DVD’den izledik, plağını ve CD’sini aldık, ezberledik. Arada Pink Floyd’un 1981’de yaptığı “The Wall” turnesinin kayıtları yayınlandı, heyecanlandık. Nihayet, memleketin en güzel günlerinde, biraz da içimiz burkularak izledik bu muazzam “gösteri”yi.

Hikâye bu. Biraz konser izlenimi, biraz “yerinde tespit”, biraz gezi yazısı, biraz da Gezi yazısı. Geç kalmak benim hatam ama yazmazsam olmazdı. Gençlik hayalimdi, orta yaşta gerçekleşti. Bir de Pink Floyd konseri görürsek, her şey tamam olacak.

Yazarın diğer yazıları