Mavi Mozaikli Apartman

EHLİKEYİF GÜNDEM, OKU Etiketler: , - , 17:51 Gönderen: Ebru Gedik Askan

umbrallas-shoes345

Böyle şeyler yapmazdım ben aslında. Yani eskiden. Düşündüm de şimdi bile yapamazdım ya bir “yetti artık” hali, bir özgürce ağlama isteği hasıl olunca yürekte, duramadım, öyle pijamalarımla koşacaktım neredeyse. Bunun ne kadar yanlış bir davranış olduğunu düşünüp o kadar delirmediğimi anlayınca, ayağıma bir pantolon geçirmeyi akıl edebilmiştim son anda. O eve ilk gittiğimde giydiğim pantolonu seçmişim gayri ihtiyari, yahut bilinçsiz bir farkındalıkla. Bilemiyorum, ama bunu, camı çerçevesi sökülmüş pencereden bacaklarımı sarkıttığım zaman fark etmeseydim iyi olacaktı, buralara düşmek zorunda kalmayacaktım.

Karışık oldu biliyorum, her şeyi başından anlatmak isterdim amma velakin hem buna gücüm yok hem de birazdan gelirler, onlar gelmeden size her şeyi, tüm gerçekliğiyle anlatmak istiyorum, onlar duymasın, onlar bilmesin. Zaten inanmıyorlar bana.

***

Yüreğimin çarpıntısına daha fazla dayanamadığım o gece oldu her şey. Gecenin bir vakti uyandım bir ağrıyla. Sol avuç içimde atıyordu kalbim, güm güm, güm güm. O kadar gerçek, o kadar somuttu ki acısı, bunu daha önce de yaşamasaydım kalbimin o an avcumun içinde olduğuna yemin edebilirdim. Kalbim tüm hücreleri, kapakçık ve damarlarıyla acıya doyduğu zamanlarda oluyor bu kaçak haller. Gecenin bir vakti yerinden yurdundan sökülüveriyor. Daha önceleri ellerimi karnımın, artık iyice belirginleşen göbeğimin üstünde kavuşturur, bir süre sonra tekrar uyurdum, bu kez de öyle yaptım ama bir türlü uyuyamadım, uyuyamadıkça acım çoğaldı, uyuyamadıkça her yanım onla doldu, uyuyamadıkça özledim de özledim. Tüttüm acımdan, aşkımdan ve yokluğundan. O gece onu arayıp “özledim be” dememek için çok savaştım kendimle, bunu bir desem, bir desem bunu, iyice canım acıyacaktı biliyordum. Onu arayıp sormamak için telefonumu atmak, hattımı değiştirmek, numarasını silmek istedim kaç kere, ama telefonumu parçalamaya kıyamadım, hattımı bir türlü değiştiremedim, numarasını silsem de unutamadım, elim hep ismini yazdı rehberde. İyice bunaldım, nefessiz kaldım bu gelgitli halden.

Attım üstümden yorganı, ohh sanki dünyanın tüm yorganları birleşip üstüme çullanmıştı, hemen antreye koştum, sonra baktım, pembe, paçaları bir karış çekmiş pijamamla gecenin bu vakti yollara düşmek hiç olacak iş değil, hemen giyiverdim ilk bulduğumu. Biliyorum anlatmıştım bunları. Bir de mont geçiriverdim üstüme, saçlarımı berenin içine tıkıştırdım, aklım sıra dikkat çekmemeye çalışıyordum. İndim merdivenlerden hızlıca, her şeyi hızla yapmalıydım yoksa yaptığımın ne kadar mantıksız olduğunu fark edip eve dönebilirdim. Düşünmek ihtiyacım olan en son şeydi. Benim bir ayine ihtiyacım vardı, geç kalmış bir vedaya… Sokak kapısını açtığımda derin bir nefes aldım ve koşmaya başladım, yürümeyi bile zül gören bedenim koşmanın nasıl bir şey olduğunu unutmuştu, bir kaç kere sendeledim, bir doğru yol tutturamadım, nihayet yere kapaklandım. O zaman kalbimin sesini bir kez daha duydum, artık yerine dönmüş, canhıraş atıyordu, gümbür de gümbür. Sağıma soluma baktım, kimsecikler yoktu, sakince kalktım yerden, yavaş yavaş karşıya geçtim, korkuyu da ilk o zaman hissettim. Bu saatte dışarıda olmak, gideceğin evde seni karşılayacak kimsenin olmaması, onu geç, gideceğin yerde o evi bulamama ihtimalin… Yıkıntılar… Anıları unutturan dönüşümler, dönüşemeyip yok olanlar… Ürperdim. Son derin nefesimi alıp koşmaya devam ettim. Nihayet gelmiştim evine.

Sadece iki kere gelmeme rağmen, dünyanın hayalini kurduğum, bir o kadarını yaşamış kadar içime içime işlettiğim mavi mozaikli apartman. Durdum karşısında öylece. Karanlıkta bile her şeyini görebiliyordum. Balkonlar özgürlüğüne kavuşmuş, camlarından, pvc kaplamalarından kurtulmuştu; pencereleri, kapıları sökülmüş, öyle karşımda çırılçıplaktı işte. Buraya ilk geldiğim gün başımı kaldırıp bakamamıştım bile, heyecanlıydım, aşıktım, sevildiğimi sanıyordum, her şeyi yapabilecek, yıkıp yakabilecek kadar mutluydum. Sonraki gelişimde evin adresini tekrar almam gerekmişti, öyle bu dünyada değildim.

Ağlamaya başladım oracıkta, durduramıyordum kendimi, hüngür öğür ağlıyordum. Sel o kadar şiddetliydi ki, gözlerim görmez, ağzım burnum akıntıyı durduramaz olmuştu, hiç görülesi değildim, burnumu koluma silip, apartmana giriverdim, öyle kör adımlarıyla çıktım evine, en mutlu olduğum odaya attım kendimi, hem burada kimse beni göremezdi, çöktüm odanın ortasına, sel yavaş yavaş dinince geçtim pencerenin önüne, oturuverdim,bir anda anasonlu bir rüzgar esti, canım fena halde rakı çekti, bunca delilik iyi meze olurdu ha diye gülmeye başladım. Şuraya bir çilingir kurardım, ha ha ha, bir de telefondan müzik çalar ohhh, ha ha ha… Hem konuşuyor hem gittikçe artan şekilde gülüyordum, bir yandan da şiiişt herkesi başına toplayacaksın, sus deli sanacaklar diye diye kendimi durdurmaya çalışıyor ama bir türlü başaramıyor, daha da daha da gülüyordum, gülerken gülerken ayağımdaki pantolonu gördüm, buraya ilk geldiğimde onu nasıl çıkaramayışımı, utanışımı, senin beni “liseli” diye kızdırışını, yandaki bakkala gidip bir ufak kapışını, alelacele onu içişimizi, sonra her şeyin akıntıya kapılışını hatırladıkça tekrar ağlamaklı oldum, kalbim sıkıştı, sıkıştı, kulaklarım uğuldamaya başladı…

***

Siz bari inanın bana, onları inandıramıyorum, illa o kocaman ilaçları içmemi istiyorlar, iyiyim ben oysa, hem canım kıymetlidir benim, öyle atmam ben kendimi, hem ölmek isteyen iki kat yerden mi atlar allasen?

Yazarın diğer yazıları