Mey hikâyeleri – Tefrika II

OKU Etiketler: , , - , 13:45 Gönderen: Tuğçe Güleç

derskalklf

-    Bunu yazan; artık ‘portre ne demek’ biliyor. Biliyor bilmesine ya, yalan yok, her yapıyı deforme edip yeniden kurmayı öğrenmiş hep evvellerinden; dayanamıyor, portreyi de yıkıp yeniden kuruyor.  Yazmak demontedir ağbiler!    -

Daima güzeldi Karaköy.

Vapurdan indim. (Hâttâ, belki şurdan başlamalı hikâyeye; bindiğim vapurda, geçmişten billur öyküleri bana anımsatan ve Galata Kulesi’ne uzun uzun bakmak isteği uyandıran bir kardeşimle denkleştim. Eskil bir kardeşimin kardeşiyle. Onunla biraz sohbet ettikten sonra, müsaade isteyip dışarıya çıktım.)

[Kardeşim diyorum, sonra kardeşim oluyor bütün encâm]*

Dersaadet’in ters ışık hâli. İkindi. Kentin en nadide parçası olduğunu düşündüğüm kuleyi seyrettim. Ali Hoca’nın -“yürü ve vapura bin ve yanaklarını güneşe doğru uzat” deyişini hatırlayıp, minicik cep viskimden iki yudum aldım gülümseyerek. Evet, vapurda. Yola çıkarken tedarikliyimdir ben. İskeleye yanaştık, indim.

Sola doğru ilerlesem, müthiş bir Cuma ikindisi tatavasında eriyik olacağım; gözüm yemiyor, sağa doğru adımlıyorum. Henüz nereyi yazacağımı bilmiyorum ama “ışıklı, şık” bir yeri yazmak istemiyorum. Esnafa olan bütün inancımla, sırtımla iskelenin arasındaki mesafeyi aça aça kıyıda kaynayan semaveri hedef alıyorum. Hemzeminde durduğumuz bir esnafın ara çayı, derin bir soluk değilse, nedir?

istanbul

Semaverin çıkardığı kuvvetli duman sayesinde, tam karşımda duran Tarihi Yarımada fingirdekleşiyor bana baka baka. Ara çayımı alırken; bir yer altı örgütünün dirsek temasını kurmak ister gibi konuşan sesim, eğilerek soruyor:

-“Karaköy’de elbet bir mahalle meyhânesi vardır. Kalmıştır. Nerede o? Siz bilirsiniz.”

-“Abla, Akın Balık’ın ordakilerden başka meyhâne gibi meyhâne kalmadı. Hepsi ünlü oldu.”

-“Ünlü olmayan bir yer arıyorum ama ben.”

Meyhânenin de ünlü olanı bir garip geliyor insanın kulağına. Şu elimi ısıtan bir bardak çaydan başka ekmek çıkmayacak bana Karaköy’den, ikna oluyorum. Buraları yazamam, Akın Balık, belki bir gün. Ben size başka yerlerden söz açmak istiyorum, kalkıp semt değişitiyorum.

karakoy

Şimdi fonumda “İnleyen Nağmeler” var. Zeki Müren söylüyor.

Sakız Ağacı Caddesi’ndeki Süslü Saksı Sokak’ı buluncaya dek; Karaköy’den Pera’ya kadar, geçtiğim her yer bir dekor, gördüğüm her insan bir hikâye kişisi gibi göründü gözüme. Nasıl idrak etmeyi seçersem, öyle oluyor değil mi sahi? Hemi de bütün bir yerküre. Haftaya, öbür hafta, daha sonraki hafta nereleri yazarım, onları buldum ara sokaklarda. Yürümek, zihinsel genleşmenın habitatı.

Masalar kuracağım.

Ve, şimdi, Salkım Meyhânesi, bu masa, benim ikinci durağım. Uzun bir yolculuk olacak. Hazırım.
Oldum bittim bir başka sevdiğim sokak adlarındandır Süslü Saksı Sokak.

[Öğleden sonra Münü telefon eder.]**

İlkgençliğimin ilk rakısına tekabül ediyor Salkım Meyhâne. Şimdi bir et lokantası olan alt katı, o yıllarda oto yıkamacıydı. Söylemesi bile güzeldi “oto yıkamacının üstündeki meyhâne”. İlk rakımda ayarı kaçırıp, rakıya yıllarca küsmem de burada gerçekleşmiştir. On küsür yıl evvel. Burası, 27/a; Pera’ya doğru yürürken aklıma geldiğinde “İnşallah” demiştim, “inşallah aynı kalmıştır hafsalamdaki hâliyle.”

Geldim ki/ yan yana Nâzım Hikmet ilen Ehmedê Xanî.

meyhane

Aklımı başımdan çıkartan bir coğrafyanın izdüşümünden, 20’lik bir masadan yazıyorum bunları. Metropolde yaşayıp da ‘yavaş yaşama kılavuzu’nun bir parçası olmak ne büyük acayiplik. “İstihza serbest” demişti ya ama Said. İstihza serbest.

Hikâyelerden mülhem bir hayat yaşarken ve bütün sokağı bu türlü sökerken, akıl dışı bir imgelemle karşılaşıyor Havvakızı. Tam da kitaplar okumanın, filmler seyretmenin mucizesiyle aynı bu işte. Salkım Meyhânesi, haritada Ahtamar’a denk düşüyor.

Meyhâneyi Feyzi ve Azad işletiyor, mezeleri Ezel Mahkûm yapıyor. “İstihza serbest” derken, editörümüz sadece bana haber vermemiş olmalı.

-“Bir insanın ismi nasıl Mahkûm olur, dalga mı geçiyorsun? “ diyorum Ezel Mahkûm’a;

-“E Doğu çocuğuyuz biz, ondan işte, duymamış mıydın hiç?” diye cevaplıyor beni. Sesinde, tutumunda hiç mutsuzluk yok. Her şeyle müthiş bir uyum içinde. Başını mutfaktan çıkartışında bile memnunluk var.

-“Bir meze söylesene bana, tek bir meze sipariş edeceğim, sen seç onu da, aşçı sensin.”

-“Acılı ezme.”

-“Hiç içmeden ağlamaya başlarsam görürsün gününü.” Gülüşüyoruz.

[Yüz kere ricamız var avcıdan/ bizi özgürleştirsin kölelik prangasından]***

salkimmeyhanesi

Azad, Van’dan on altı yıl evvel gelmiş İstanbul’a. Üç yılını İkitelli civarındaki fabrikalarda işçilik yaparak geçirmiş. Ne mutfak, ne mey, ne hâne. 27/a’nın evyesiyle hemhâl olarak başlayan serüven, buranın işletmecisi olmaya kadar taşmış gelmiş. Çok da iyi olmuş, çünkü Azad’la Feyzi’nin bir tabelalarının bile olmayışının sebebi var. ‘Yareninin yarenini seve seve buyur etmeye’ denk düşüyor bu tutumları. Öyle çılgın paralar kazanmamak pahasına alkollü mekân işletmek, onlar için kendi küçük eşitlikçi evrenlerini kurmak demek. Sesliyor Azad: “Ben bu masalarda aktörlerin, avukatların, yönetmenlerin, kabzımalların eşit olmasını çok seviyorum.”

Feyzi yedi yıldır İstanbul’da ve burada –Süslü Saksı Sokak’ta. Feyzi’nin iki yaşında bir Emirhan’ı olduğunu işitince, dönüp Azad’a soruyorum;

-“Var mı çocuğun?”

-“Yolda.” diyor Azad, baba olmaya cüret etmiş adam mahcubiyetiyle.

-“Bir isim düşündünüz mü?”

-“Yok, bizim Mezopotamya’da, her çocuk biraz kendi ismini getirir. Bak meselâ, babamın süresiz gözaltısının bittiği gün doğmuşum ben, o yüzden Azad ismim, ismimle gelmişim yani. Bizim oğlan da kendininkini getirir elbet gelirken.”

Karaköy Salkım Meyhanesi

Feyzi, patlıcan salatayı hiti ilân ediyor; Azad, “şakşuka ve haydari masanın olmazsa olmazıdır, bir de bizim bir Ermeni mezemiz var, çok leziz o da, ismi Ketina ama yanına ‘patlıcan sarma’ diye açıklama yazmak gerekir, kimse anlamaz yoksa, ben hiç görmedim başka meyhânelerde. Bir arkadaşımız öğretti, çok tutunca mönüye ekledik biz de.” diye ekliyor. İkisi de söze Zeki Müren’le ve musikiyle başlıyor, Fikret Kızılok’larla Ahmet Kaya’larla nokta koyuyor. Elbette sözümüzün eri “rakı” oluyor.

Bir yeri bıraktığım gibi bulmanın saadeti içindeyim. Artık Dersaadet olmayan İstanbul’da, artık Pera olmayan Beyoğlu’nda ne de zor bu. Azad geliyor yeniden, koşarayak.

-“Tabii o saydığım mezeler bile, daima iyi bir peynirden sonra gelir. İyi bir peynirden. Daima.” diye ekliyor. Al benden de o kadar Azad’cığım, al benden de o kadar.

salkimmeyhanesi3

Yan masayla birbirimize bulaşıyoruz, kalkmama yakınken. Veli ve İlker’le. Ermeni mezelerinin ne kadar nefis olduğundan bahsederken, öyle bir dönüyor ki lâf; “neye inanırsak inanalım, bu masaların bir birleştiriciliği var işte. O yüzden herkesle içilmez.” derken yakalıyoruz kendimizi. Yakın hissetmeye çok ihtiyacımız var. Hepimizin. Amaçsızca yakın hissetmeye. Hedef, plân, niyet olmaksızın. Doğaçlama. Öylesine. Neye inanırsak inanalım, nereli hissedersek hissedelim.

Son söz bu.

Bahsi geçen Kurtuluş’u, Pangaltı’yı, Samatya’yı, Sarıyer’i falan ben, başka yolculuklarıma saklıyorum. Aklımdan Birtat’ı, Büyük Londra Oteli’ni, Adana İl Sınırı’nı, Küçük Ev’i geçirip gülümsüyorum. Birer sigara sarıp bırakıyorum İlker ve Veli’ye. –“Yazdıklarımın komşusu oldunuz, var’olun.”

Gitmeden, az evvel yediğim acılı ezme ve peynirin boşalmış tabaklarına, minicik masamın tatlılığına bakıyorum bir defa daha. Sonra da tepeden sarkan kurumuş salkımlara.

-“Kış” diyorum, “bazan güz oluyor.”

Yol boyunca Zeki Müren çalıyor. Seyahatim beni yine varsıllaştırıyor.

Portre sözcüğü, artık zihnimde uzun kent’içi yolculuklara tekabül ediyor.

salkimmeyhanesi4

(*) Cafer Keklikçi, “Sığmadığımız Fotoğraf” şiirinden.

(**) Bülent Ortaçgil, “Şık Latife” şarkısından.

(***) Ehmedê Xanî, “Bir Nakış Gördük” şiirinden.

Yazarın diğer yazıları