Mey Hikâyeleri – Tefrika V

OKU Etiketler: , , , - , 14:00 Gönderen: Tuğçe Güleç

image (1)

Yola çıkınca, biriktirdiği tüm ‘yola çıkış’ hikâyelerini hatırlıyordu. Yeniden ve bütün detayları ilen.

Tüm kasabalarda gün batımı dokunaklı. Güneşin söndüğü, ışıkların birer ikişer yanmaya başladığı an. Romantizm ihtivâ etmiyor. Ama dokunaklı oluşunu da elletmiyor.

-Şimdi plâkalar 77-

Feribot çıkışı/ sağ yoldan Yalova-İzmir sapağı.

image

Daha evvel tiyatro ekibi tarafından unutulduğu benzinlikti şurası (ne çok gülmüşlerdi buna sonradan, her akıllara gelişinde, bir insan nasıl unutulurdu bir mola yerinde), buranın çiğ böreği ve mantısı çok nefisti ( evet, hâttâ Kafkas bir aile işletiyordu, çay içip sohbet etmişlerdi o ailenin büyük kızıyla), tam bu geçtiğimiz yerde çimenlere yayılıp çok köpüklü bir kahve içmişlerdi sevgilisiyle (şimdiki zamana ait bir sevgililik değildi bu, ama her sevgili o ânın ve o yolculuğun sevgilisiydi işte, kalkıp şimdi ‘eski sevgili’ demenin ne anlamı vardı), bu mevkii “Süpürgelik” diye geçerdi ve çok kazaya tanıklık etmişti isli puslu kaygan zeminli kış gecelerinde (babası öğretmişti, daha araba kullanmayı bile bilmezken. biri az şey öğretince unutulmuyordu o ‘az bilgi’).

Kendi şeridinden başka bir noktaya gözün kayarsa dikkatin fena hâlde dağılabilirdi, otobana aniden bir köpek fırlarsa bu senin vicdanınla ilgili değil köpeğin talihsizliğiyle ilgiliydi.

Her geçişte değiştiğini, merkezinin biraz daha kaydığını gördüğü şehirler sonra. “Altstadt-Oldcity” neviinden tabirlerin ve tüm kentleşme sistemlerinin bu ikibuçuktanüçüncü dünya ülkesinde, Avrupa’ya göre ne kadar farklı işlediği. Daha az tanıdığı ve uzaktan baktığı bu ‘geçilen’ şehirlerde , böyle mimari- medeniyet etkisi- çarpık çağdaşlaşma falan düşünürdü çok anlarmış gibi, deli saçması ‘zoom-in’ hâliyle.

-Sonra işte, plâkalar 16-

Karanlık ve virajlı pis yollara tüm idrâkinle bakmak müthiş bir ferahlama hissiydi, ay dolunay pekâlâ da asfaltta yakamoz üretebilirdi, kamyonlar disko toplarına benzemekteydi, ters yönden çakan ışık geceleyin çok göz alırdı ve olur olmadık frene basmak yerine yalnızca ayağını gazdan çekmek kâfiydi.

Ayağın kaldırımla, tekerleğin asfaltla, mabâdın koltukla, dirseğin masayla ilişkisi; tam da hayatta olmak kadar basitti.

Ne kadar alkol tükettiğini saklama ihtiyacı duymayan, bedenini beş bilinmeyenli denklem olarak algılamayan, sıvılarımızdan ibaret olduğumuzu bilen, hamamda külotlarıyla değil anadan üryan yıkanmayı tercih eden şehirlere giden yollardaki şu “yapım çalışmaları” ne hikmetse hiç bitmezdi. Sürücü koltuğunda direksiyonu kavramış değildi de eli; bol engelli bir bilgisayar oyununun joystiğiydi sanki. Zırt pırt karşısına çıkan “Dikkat! Yol yapımı çalışması!” tabelaları ve tüm o yoldan çıkaran, sonra yeniden yola sokan oklar filan artık tabiatın son şekliydi. Dekora sonsuza dek dâhil kalacaklar gibiydi.

-10 plâkalarla 35 plâkaların öpüşüp durmaya başlamaları-

Bazan 06’lar, sıkça 34’ler, biraz 41’ler, azıcık da 45’ler… Bu çoklu varyasyon; artık kentten uzaktasın demekti ve muhakkâk ki pek güzeldi.

Gerdanından kaburgalarına doğru seyrelen ağırlaşmayı hissetti, şoför mahâlinde biraz dikleşti, boyu uzayınca hizası kaçan dikiz aynasını düzeltti, hatırladı:

“Birkaç saat içinde; kış başında, ilk mandalinayı soyduğunda burnuna dolup burun deliklerini şişiren o kokuya çok benzer bir vaadi var bu yolun. Birkaç saat içinde.”

image (3)

Işıksız, tekinsiz, çukurlu, sıklıkla tek şeride düşen yol; pişmekte olan kornet külâhlarının kokusuyla genzini yakacaktı sonunda. Anlaşma böyleydi.

Dijitâl dünyanın henüz bulaşamadığı, kopyalayıp yapıştıramadığı, tivit olarak atamadığı, elektronik postalayamadığı ‘kokular alemi’ne karşı tüm kadirşinaslık havsalaya endeksliydi ve tam da bu nedenle arabayı sürmeye devam etmeliydi.

-CUT-

Alibey Adası ismini reddediyor ve arnavut kaldırımından papatyalar fışkıran daracık sokakta tüm bulanık bunun hâllere bağrını, mandalina çağrışımlı güneşe kollarını açıyor. “Cunda buranın ismi. Cunda.”

Bol domates, bol maydanoz, zeytinler ona göre hep biraz tuzlu, her yerde çeşit çeşit ‘keçi peyniri’ tabelası olan mandıralar.

Sırıtıyor. Aşk gibi bir sırıtış.

Üzerine işaret koyduğu ve uğrunda (genelde yadsınan, garip görülen) dev coşkulanmalara kapıldığı her yerle aşk yaşıyordu. Adalarla, modalarla, cundalarla, sokaklarla, masalarla. Horlansa ne çıkar.

“Pembe domates benim sevgilimdir!”

“Arpacık soğanı, iç bakla, yeryüzündeki tüm keçi peynirleri, ev likörleri benim sevgilimdir!”

Cunda hep, en çok Hande. Eskilerin zeytin kardeşi. İşte bu yüzden bütün ölmezağaçlarını başıyla selâmlıyor önlerinden geçerken. “Taşların hâfızası var” diyor ve aklında hep aynı dize çalkalanıyor:

[Kuş ölür, sen uçuşu hatırla] (*)

Kuşun ölmüş olmasına öyle takıldı ki, uçuşu unutuyordu nerdeyse. Herşey sonluydu; ahbaplık, sevgililik, yol arkadaşlığı hepsi bitebilirdi ama taşların hâfızası vardı, şuncacık mitos yazıldıysa beraber daha âlâsı olamazdı.

Şiirlerden fal tutmak, akla üşüşen ‘o andan mülhem dizeleri’ farklı okumalarla idrak etmek, anlamlandırırken başka noktayı uğrak yeri yapmak yaş’almakla ilgiliydi herhâl.

Şimdi kader kısmet tavşanı (Alice’in tavşanına benziyor) tuttu kulağından, şuraya götürdü onu:

[Herkesin bir adresi olmalı] (**)

“Kemiğe dek uzanan izler bırakmış herkesin bir adresi var çok şükür” diye söyleniyor. “Hande’yle adresimiz Semali’ydi buraya geldiğimizde. Evet! Herkesin bir adresi olmalı! Var çok şükür!”

image (4)

Dar sokakların geniş köşelere bitiştiği her yere bakınıyor, bir türlü göremiyor “Küçük Yer / Semali” tabelâsını. Tam kapandıklarını, direnemediklerini düşünmeye başlamışken görüyor. Derin nefes. Hâlâ burdalar. (çünkü birşeyler de dursun yerinde.bazıları kalsın)

Sema Abla ve Ali Ağbi’nin iki masalık, küçümen dükkânları. Her Cumartesi kurulan pazarın bittiği, Kesebir Mandıra’nın köşesine denk gelen Zafer Sokak’taki 10 numaralı on numara dükkân. Lokanta desen değil, cafe filan hiç değil, meyhâne -belki-, belki likör’evi, biraz zeytinyağlılar cenneti, çokça müziksiz, sokak dışsesli.

Motor sesleri. Pazarcı ve müşteri sesleri. Çapraz dükkânda oturanların sesleri. Kesebir Mandıra’da peyniri kesen bıçağın tahtaya vuruş sesi. Tadilât görmekte olan bir Cunda evinden yükselen zımpara sesi, daha uzaktan bir matkap sesi. ‘Yaz geldi’ diyen ve şimdi açılan su kapağı sesleri. Bardak sesleri. Çatalların tabaklardaki alkış sesleri. Sesler ve kokular alemi. (Kaburga ağrımasına değdi. Anlaşma gerçekleşti.)

Oturur oturmaz şükran duyuyor hayata. “Yan masa” olması gereken yerde pazarın son tezgâhı var. Patates soğan satan bir amca ve teyze. Yarım boy bir karafta Nar Şarabı sipariş ediyor. Kocaman bir yudum alıp sokağın ucunu seyrederken ‘yan masa’ söze karışıyor. Keyfine diyecek olmadığını farketmiş olacak ki patatesçi teyze, uzun uzun bakmış ona meğerse. Patatesçi amca takılıyor karısına:

-“N’oldu kız, canın mı çekti? Ben de sana ısmarlayayım bi şarap be!”

-“Yok be. İki kadeh içsem yamulurum ben.” (kikirdemeler)

Öyle barışık ki o an için bütün bir yaşamakla, söze giriyor hiç çekinmeden:

-“Ablacım vallahi ben de iki kadeh içince yamuluyorum, ne güzel işte, ekonomik kadınız.”

Gülüşüyorlar.

Kavruk tenli, kırışıklı ve yaşsız insanlar Cunda’dakiler. Patatesçi amca da öyle, teyze de, kokoreç satan komşu dükkândaki abla da, hemen arkadaki gölgeye bir sandalye çekmiş kitap okumaktan olan Ali Ağbi de, az sonra gelecek olan Sema Abla da. Hepsi öyle. Semali’nin ortancası Ataberk orda. “Ne kadar da büyümüş” diye düşünüyor, hemen arkasından bu babaanne yorumuyla maytap geçiyor kendi kendine. Artık kocaman delikanlıya dönüşmüş olan Ataberk’le lâflıyorlar. Aşçılık okuduğunu anlatıyor ona Ataberk, sonra etlerin peynirlerin başını döndürdüğünü. İçinde mutfak olan filmlerden bahis açıyorlar ve mutlaka başka ülkelere gitmek gerektiğinden. Sanki bir de hep kırlangıç sesleri.

Her nasılsa daima Cumartesi pazarına denk gelebiliyor olması, otobana fırlamış köpeğin şansı işte.

Semali’de oturup pazarı seyretmek bu dükkânı sevme sebeplerinden biri. Tabelâdaki “Küçük Yer” ön adı da. Elbet bir de, sekiz mevsim evvel, Hande’yle yine bu masada oturup batan güneşe yüzlerini yalatmaları ve sakız likörlerini arka arkaya yuvarlamış olmaları.

Plastik bir kabın içine ayıklanmış, Sema Abla geldiğinde onun tarafından soyulmayı bekleyen iç baklalara baktı, sonra patates tezgâhına, sonra arkasında kitap okuyan Ali Ağbi’ye, sonra tekrar tabelâya. “Küçük Yer”.

image (2)

Daha küçük yerleri seçmeyi başarmış olan insanlara karşı böylesine bir muhabbet besliyor olmasının sebebi, ‘yavaş yaşamaya’ yanaşacak hâlet-i ruhiyede henüz olmayışı mıydı bunu düşündü. Yoksa o hâlet-i ruhiyenin eksikliği, entipüften- öğretilmiş bir günahkârlık mı taşıyordu. Düşündü. Bulamadı. Bunu önemsemekten caydı. Bu insanları çok beğeniyor, gizlice hayranlık duyuyordu ve onlar gibi değildi işte, hepsi o kadar.

Düşünmeler sırasında şunu bulup çıkartması mümkün oldu ama; içki içip de kişisel zamanlamasını bulabildiği her ‘küçük yer’ meyhâneydi aslında. Yoksa nar şaraplarından, sakız likörlerinden, yaban mersini likörlerinden, visnovskhalardan söz açılan bir yerden mey hikâyesi devşirmek aldatmaca barındırabilirdi. Lâkin istihza serbestti ve işte şu an tam da burası gündüz güzeli bir meyhâneydi.

Yıllar öncesinden bir not, koptu geldi;

[Mola yerleri, ölü kelebekler] (***)

Aldırış etmiyor, mazur görülüyor, bağışlıyor, affediliyor. Hiçbirine lüzum yok aslında. Kırılıp dökülmelere de lüzum yok. Şarap nefis. Sema Abla’nın elleri dert görmesin. Son yudumlar, fondip, elveda.

“Hoşçakal” ve “teşekkür ederim” ve “sen uçuşu hatırla”.

 

(*) Füruğ-i Ferruhzâd’ın Kuş Ölür şiirinden.
(**) Edip Cansever, Alışılmış Bir Vakit Tanımlaması şiirinden.
(***) M. Said Aydın’dan not. Yıllar evvel.

 

Yazarın diğer yazıları