The Wall Live: Muhalefetin bu kadar görkemlisi…

EHLİKEYİF GÜNDEM, OKU Etiketler: , , , , - , 14:27 Gönderen: Metin Solmaz

the-wall-1

Aslan abim Hasan Deniz Bayramoğlu’na

Herkesin, en azından ayakkabısındaki delikle boğuşmamış herkesin bir kişisel Pink Floyd tarihi vardır Türkiye’de.

Lise 1’deydim (~1982). The Wall’un üzerimde narkotik etkileri bulunduğu zamanlardı. İngilizce dersinden önce tahtaya İngilizce olarak en ünlü sözlerini yazmıştım: “Eğitime ihtiyacımız yok, sınıftaki sarkastik alaylara da…”. Bir 12 Eylül çocuğu olarak ıslık çalmanın muhalefet sayılıp yasaklanabildiği yıllarda bunu kendime göre müthiş bir aktivizm fasilitesi olarak yapmıştım.

Hayalperestliğimin sınırları vardı. Elbette kitapları camdan fırlatıp koşarak sokaklara dökülmeyecektik. Ama İngilizce öğretmeni “Bunu kim yazdı” diye bağıracak, çıldıracaktı. Ve ben gururla direnecektim.

İngilizce öğretmeni sakince de olsa hakikaten “Bunu kim yazdı?” dedi. Ben de korkumu yutup dimdik ayağa kalktım. Sonra da Pink Floyd’a bayıldığını söyledi ve benim birkaç yazım hatamı düzeltip teşekkür etti. O yazı da tahtada epey kaldı.

Aktivizm kariyerimin en berbat anlarındandı. Lakin bir minik aydınlanmanın kapısı da açıldı. Bu kadar radikal sözler, bir okulun (üstelik berbat bir okulun) tahtasına eğitimi ve öğretmeni yerin dibine sokan bir şarkının sözleri yazılıyor. Öğretmen bunu sevdiğini söyleyip ders anlatmaya devam edebiliyor. Bunu sevebiliyorsan hala ders nasıl anlatabiliyorsun? Ders anlatabiliyorsan bunu nasıl sevebiliyorsun? Henüz diyalektikle tanışmamıştım. Hem zaten öğrenci olarak kendim de farklı durumda sayılmazdım: Onları tahtaya yazacak kadar benimsemişsen çek git kardeşim ne işin var okulda?

Lakin tabii felsefeye Thales yahut Sokrates üzerinden değil Roger Waters üzerinden başlamak siyasete Nihat Doğan üzerinden başlamak gibi bir şey. Cebinde bolca klişe eşliğinde yığınla şikayet edilecek şey birikiyor.

Roger Waters, kişisel serveti yüzmilyonlarca pound olan ve bunu son nefesine kadar arttıracakmış gibi görünen şakacı, yakışıklı, karizmatik, çevreci bir İngiliz beyefendisi.

Birisinin böyle izansız zengin olup da turne diye TIR’larla plastik taşımasını ve 770 TL’ye konser bileti satmasını belki kabul edebilirim. Ama o birisinin bu serveti ezilmişlerin haklarını savunarak, sınıftaki sarkastik alaylara isyan ederek ve eğitim sistemine hiza vererek “filan” edinmesi berbat.

“Oralarda” bir şeylerin yanlış gittiğinden şüphelenen ve en büyük derdi can sıkıntısı olan bir orta sınıf var. Onların içlerinin yağını eritecek bir şeyler gerekli. Bir yandan da ayak işlerini Hintlilere eşyalarını da Çinlilere yaptırmaya huzur içinde devam edebilmeleri için çok da eritmemeli o iç yağını. Bana sorarsanız Pink Floyd ve tabii onun feylozofu Roger Waters tam olarak bu hale (yahut hal-i pür melale) hizmet ediyor.

Muhalefet ticareti bu.

Aynısını başkaları yapmıyor mu? Yapıyor tabii ki. Kimseyi siyasi doğruluk girdabına sokmaya çalışmıyorum. Ne kadar anti-militarist olursam olayım içtiğim sigaranın her nefesinin savunma sanayii fonu üzerinden F16’lara bağlanabileceğini biliyorum. Ama Roger Waters (ve tabii Pink Floyd) bu işin her daim sembolü olagelmiştir. Hep en görkemli, en büyük, en bilen, en kibirli, en çok en çok en çok onlar olmuştur.

Punk’ın çıkışında bolca hizmetleri bulunan meşhur “I Hate Pink Floyd” tişortunu hatırlayın.

The Wall’un çıkış tarihi de, punk’ın inceden inişe geçtiği ama etkisini yitirmediği 1979 sonuna denk düşer. Pink Floyd (yahut muharriri Roger Waters) bu albümde yok domuzlar, koyunlar inekler varmış da inekler şunu koyunlar bunu temsil edermişi bırakıp ilk defa kelamını bu kadar doğrudan söylemiştir. Tabii ki metaforu hepten bırakmamışlardır, ayrı. Ama en azından derli toplu akan bir hikaye etrafında toplamışlardır edecekleri kelamı.

Ve tabii ki albüm bir harikadır. Bir devri kapatmış, başka bir devri açmış mıdır bilemiyorum. Bence tek rakibi Waters’ın aynı dönem yazdığı, derin hikayeler barındırmadığı için hor görülmüş blues denemesi The Pros and Cons of Hitch Hiking’dir.

The Wall’u bu yazıyı yazarken dikkatle tekrar dinledim. Diğer albümleri gibi değil. Animals’a, The Final Cut’a rock hayranı 2,5 yaşındaki oğlum bile tahammül edemiyor misal.

The Wall, sanki ‘80’ler albümü olmamak için telaş etmiş gibi 79’un son ayında çıkmış Roger Waters ağırlıklı Pink Floyd albümü. Pink isimli bir bunalmış rock yıldızının hayatının anlatıldığı bir rock opera. 1982’de Alan Parker tarafından enfes bir de film haline getirildi.

Kahramanımız Pink, öyle bunalmaktadır öyle bunalmaktadır ve o kadar çaresizdir ki bir duvar örer toplumla kendisinin arasına (Aslında hikaye bundan ibaret). Roger Waters, 1977’de Animals albümünden sonra In The Flesh (-ki bu da The Wall’un açılış şarkısının adı olacaktır) turnesine çıkar. Konsept bu turnede taşkınlık yapan bir hayranın yüzüne tükürmesiyle zihninde belirir. “Bu hayran kısmısının sağı solu belli olmuyor. Şöyle rahat müziğimi yapamıyorum. Arama bir duvar örsem ya?” der. Tabii neden “Bu konser işi bana göre değil, stüdyodan çıkmayayım, bütün stüdyoların zaten duvarları, hem de müthiş yalıtımlı duvarları var.” demez bilinmez. Neyse. Duvar fikri daha fantastik gelir ona. Sonrasını ben tahmin ettim: Bakar ki bu formatta bir duvar fazla kişisel oluyor bir ruhani füzyona karar verir. Alır tükürme anındaki nevrozunu, rockstarın bütün hayatına yayar. Ve rockstar (Pink) ile toplum arasına yakıştırır bu duvarı.

Kendi hayatından ve Syd Barrett’ın hayatından etkilenerek yaptığını söyler The Wall’u (yahut The Wall karakteri Pink’i).

Sex Pistols'un Johnny Rotten'ı meşhur tişortuyla

Sex Pistols’un Johnny Rotten’ı meşhur tişortuyla

Burada uzun bir parantez açayım. Syd Barrett kısmı bana inandırıcı gelmiyor. Hatta hüzünlü geliyor. Şöyle ki, hep bir Syd Barrett ilgisi alakası var grup elemanlarının özellikle de Roger Waters’ın dilinde. Fakat ne hikmetse Barrett ile bırakın ilgilenmeyi, yarenlik etmeyi pek ziyaretine bile gitmezler.

Pink Floyd’dan ayrıldıktan sonra Syd’e -ki Pink Floyd’un bütün müzikal dehasının nüvesi elbette odur- hiç bir döneminde ilgi göstermediler. Hatta doğrudan onun için yaptıkları, yapmak ne kelime “Parılda Çılgın Elmas” filan diye güzelledikleri Wish You Were Here albümünde onun için yaptıkları şarkıları kaydederken stüdyoya çıkıp geldiğinde Barret’i önce tanımazlar bile. Biraz kilo almıştır, biraz çökmüştür çünkü.

Neyse. Parantezi kapatalım, dağılmayalım.

The Wall’dan çok ekmek çıkar tabii. Roger Waters da 30 yıl sonra, 2010’dan beri The Wall Live adı altında dünyayı gezip duruyor. Hatta bu turne sayesinde albüm 2011 Arjantin listelerinde 1, 2012 Polonya listelerinde 11 numaraya kadar çıkar.

Bu öyle bir turne ki, 1980 ve 1981 yıllarında albümü desteklemek için orijinal kadroyla yapılandan çok daha görkemli ve başarılı. Bu, benim anladığım, gördüğüm zaten rock tarihinin gelmiş geçmiş en görkemli şovu.

Ve bu şov 4 Ağustos’ta İTÜ Stadyumu’nda.

Turne bugüne kadar 28 ülkede 192 konser vermiş ve bu konserlerde 380 milyon USD karşılığında 3,3 milyon insana ulaşmış.

Şovun Amerika ayağında olay kovboy şapkalı bir evsizin kalabalıkların arasında boş meşrubat kutularıyla ve çöplerle dolu bir alışveriş arabasıyla yürümesiyle başlıyor. Bu arada aynı alışveriş arabasında 1979 şovundan orijinal Pink yapma bebeği de var. Şovun bu bölümünde çalan şarkılar ilginç: Mother / John Lennon, Masters of War / Bob Dylan, A Change Is Gonna Come / Sam Cooke, Imagine / John Lennon, Strange Fruit / Billie Holiday, Whole Lotta Love / Led Zeppelin ve People Get Ready / The Impressions. Sonra Spartacus’ten sahneler, göndermeler ve hop, Pink sahneye atılır.

Avrupa turnesinde, yani İstanbul’a gelecek olan konserde evsiz adamın yerini iki asker almış. Malum iki çekiçli üniforması ile iki asker geliyor ve Pink’in kuklasını getirip bırakıyor sahneye.

Sonrasını merak ediyorsanız Youtube’da yahut ilişkin bloglarda bir minik tur atmanız yeterli. Meşhur beyaz duvar kuruluyor, yıkılıyor, uçaklar uçuyor..

The Wall Live, yeterince para harcandığında 3D ile, fişeklerle, yanıcı maddelerle birleşmiş teknolojinin bir stadyumda nasıl mucizeler yaratılabileceğini gösteriyor.

The Wall albümü şovda bütünüyle çalınıyor. İki eklemeyle birlikte: “What Shall We Do Now?” ve “The Last Few Bricks”. Her iki şarkı da 1980 ve 1981 yıllarında yaptıkları “The Wall Tour”da çalınmış ve 2000’de yayınlanan “Is There Anybody Out There? The Wall Live 1980–81” albümünde bulunan şarkılar.

Bu arada Milliyet gazetesinin haberine göre İstanbul konserinde 120 metrelik duvara yansıtılacak görüntüler arasında Adnan Menderes, Uğur Mumcu ve Hrant Dink de olacak. Bence harika bir seçim. Devletin hunharca öldürdüğü bu üç isim, memleketin neredeyse tamamını temsil ediyor.

Roger Waters

George Roger Waters, 1943’te İngiltere’de komünist bir babanın çocuğu olarak doğar. Waters henüz 5 yaşındayken babası ölür ve annesi Cambridge’e yerleşir. Waters orada büyür.

syd_barrett_in_the_acid_sea_by_rosenfeldtown-d4yy5ie

Asit denizinde Syd Barrett. Sanatçı: Rose

Pink Floyd’un klavyecisi olacak Richard Wright ve davulcusu olacak Nick Mason’la ilk olarak 1963 yılında beraber çalar. Aynı yıl Syd Barrett’ın da katılımıyla muhtelif isimlerle anılan gruplar kurarlar. Derken 1966’da Pink Floyd efsanesi başlar.

Syd Barrett Pink Floyd’un öndeki adamı, bestecisi, vokalisti ve gitaristidir. Birkaç yıl içinde Barret’te başlayan mental sorunlar, David Gilmour’un ana gitarları üstlenmesi ve Barret’in gruptan ayrılmasıyla sonuçlanınca ipler büyük oranda Roger Waters’ın eline geçer.

“Ancak kendimle rekabet halindeyim ve kaybediyorum bunu” diyecek kadar alçakgönüllüdür.

Zaman zaman Pink Floyd’un ilk zamanlarındaki limitli seyircili ve görkemsiz yıllarına övgüler düzse de hep her şeyin en büyüğünün peşinde olmuştur.

Pink Floyd’dan ayrılmadan bir yıl önce yaptığı kült solo albümü The Pros and Cons of Hitch Hiking’de David Sanborn ve Eric Clapton gibi önemli müzisyenlerle çalışmış ve solo kariyerinde de beklentileri büyütmüştür.

Lakin 1985’te Pink Floyd’u bıraktıktan sonra her ikisi de “eski günleri” yakalayamamıştır.

1987 tarihli Radio K.A.O.S. hayal kırıklığıdır.

1990’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte Berlin’de The Wall’ın tamamını büyük bir başarıyla çalar.

1992 tarihli Jeff Beck, John Patituci, Andy Fairwather-Low destekli Amused to Death’de What God Wants Part 1 şarkısı ile bir miktar namı yürüse de işler yine umduğu gibi yürümez.

Roger Waters 2005’te uzun yıllardır üzerinde çalıştığı ikili opera albümü Ça Ira/Umut Var’ı yayınlar. Bu tarzı dışına zıpladığı şaşırtıcı albümle büyük bir risk ve her telden kritikler alır. Şahsen albümün sonuna kadar tahammül edemediğim için derli toplu bir cümle kuramayacağım.

2010’dan beri malumunuz bütünüyle The Wall Live ile meşgul.

http://twitter.com/metinsolmaz

Bu yazı Milliyet Sanat Dergisi’nin Ağustos 2013 sayısında yayınlanmıştır

Yazarın diğer yazıları