Bir “Vesikalı Yarim” filmi öyküsü…

OKU Etiketler: , - , 15:01 Gönderen: Merve Deniz Kara

vesikaliyarimbuyukkeyif

Yıl 1968, TRT o yıl yayın hayatına başlamıştı. 1968 idi ve konsomatris Sabiha yıllar sonra o ekranda da karşımıza çıkacaktı Safa Önal’ın ağzından. Halil’le içtiği rakı, konyak ve çok sevip kavuşamadığı o buğulu günler gelecekti gözlerinden gözlerimize ama henüz bilmiyordu bunu. 1968 idi ve öğrenciler Paris Sorbonne üniversitesinde başlayan mitingle işçilerle sokaklardaydı. Godard, dört film çekmişti o yıl ama kayıt almayan kamerasıyla o da sokaktaydı. Halil manavının başında babasıyla çalışırken, Deniz Gezmiş “Devrimci Hukukçular Örgütü”nü kurmuştu arkadaşlarıyla, muhtemelen akşam karşılaşacaklardı Beyoğlu’nda, 1972’nin kara gününden habersiz. Halil’in manav dükkanının olduğu sokak gibi sahici ve siyah beyazdı her şey anlayacağınız.  Sahici ve siyah beyaz…

Halil o günlerden bir günde arkadaşlarıyla sözleşti değiştirmek için rakının alışıla gelmiş keyfini. Arkadaşı Cemil her şeyi bilir, içti mi de diline vurur, o ve birkaç arkadaşı “kahverengi gözlerin” şarkısının da etkisiyle Beyoğlu’nda bir pavyonda karar kıldı. Kamera pavyonu geniş açıyla alsa,  Halil ve arkadaşlarının oturduğu masanın solunda, 68’in yine siyah beyaz günlerinden birinde, polis tarafından İTÜ öğrenci yurdunun ikinci katından atılarak öldürülen Vedat Demircioğlu’nu da görecektik belki kim bilir, rakının efkârında ve güzel güzel gençliğine içerken ama Halil’i biliriz.  Arkadaşlarıyla oturdu pavyonda bir masaya; rakı söylediler, yeni… Sigarası da Birinci Halil’in. Sabiha’nın deyimiyle biraz beraber olduktan sonra yakışıklıdır da. İşte o gün arkadaşlarıyla içerken Halil, arkadaşlarının eğlenceye kadınlarla devam etmek istemesi üzerine masada yalnız kaldı.
Öyle ya gözü yoktur onun hovardalıkta “evli mi?” diye sormayın, Lütfi Akad filmin sonuna dek, aşkla iman ayrılmaz ağalar dercesine özenle saklarken, aşka ve imana hürmetten bile medet uman bu satırların fakîri de söylemeyecektir.  Kadınla kızla işi yoktur onu bilin, az içip kalkacaktı zaten. Sesler kesilmeseydi Sabiha gelince. Pavyon sus pus olmasaydı onu gördüğü anda, biraz içip kalkacaktı ama olmadı. Sabiha’nın sigarasını yaktı; o, sigarasından bir nefes çekince geldi sesler… Sabiha ne içmeyi istiyorsa o geldi masaya; konyak, su buz olmadan ve temizlendi masa.  İçkisini yudumlamak için de Sabiha’nın içkisinin gelmesini bekledi ve sonraki geceler yine onun yanında…

“Âşikâre hoşlandım, hoşlanmaktan da beter mi ne” dedi Halil, ertesi gece.

Beterdi elbet, Sabiha’yı köşede beklerken Halil, Sabiha’nın onu görünce tek yaptığı elini tutup yanında yürümekti. Yürüdü de yürüyebildiğince. Evi barınak olmaktan çıktı “ev” oldu, içkisi de rakı.

Halil’in babası ise filmde çok az çıkarken karşımıza, bir iki kelâmdan fazlası yokken sahnelerinde, bütün sessizliğiyle etkiler bizi. Susar, demez Halil’e bir şey, iyi mi merak eder sadece, oğlu bilsin, anlasın, geri gelsin utanmasın ister. Halil ise gündüz yeni bir manav dükkanında, akşam Sabiha’nın yanındadır o sıralar,  Sabiha da Halil’in. Pavyon da, arkadaşları da geridedir. Ara ara ona gelen arkadaşı Müjgan, Halil’in evli olduğu söylentileriyle Sabiha’yı ve yaşadığı aşkı sorgulasa da, Sabiha için geridedir Halil’den gayrısı,  açmazın içinde dinlese de Müjgan’ı…

-Öyle susmakla olmaz. Evlisin evliymişsin diyecektin.

-Diyemem

-Nedenmiş o?

-Ya evet derse…

Soramaz Sabiha, sormadı. Halil’e dönüp “evli misin” diyemez, dilinin ucundadır ama diyemez, sorsa şüphe ile aşkı yan yana koydu diye gücenir Halil, bir de üstüne korku, ya evet derse… Kalbi şarkının kalbinde aynı tınıda; Şükran Ay seslendirirken üstelik, soramaz kalbini de susturamaz, bıraktı Halil’i.

Gözlerinize yaş oturmuş seyrederken siz, ilk buluşup gezdikleri gecenin sabahında, ikisi aynı tınıyla ama keyifle ayrılırken de içiniz burkulur çünkü “Kalbimi kıra kıra…” diye hüzündedir ilk gecenin sabahı… Sabiha’nın gözleri ışıl ışıl, Halil’in yüzünde özgür serseri bir gülümseme varken ama üzülmeyin bu bir film! Gerçek hayatta komşunuzun oğlunun başına gelse, mesela düşünün, adet olduğu üzere de komşunuzu düşünün, o vakit Sabiha “kötü kadın”dır. Halil de az heves etmiş, az elinin kiridir ama muhakkak dönerse yaptığından geri, temizlenecektir. Filmde sessizliğiyle ızdırâbı iken Sabiha’nın, aşkın hürmetine bağışlarız onu Sabiha gibi. Sabiha da buğulu bakar gözlerimize, anlarız onu da; adı da takma değildir. Elbet değildir, takma olsa Sabiha mı olur ve çok sevmiştir Halil’i. “Kimseye etmem şikâyet” şarkısı o, Halil’i bırakmaya çalışırken çalar özellikle. O yüzden komşunuzun oğlunun başına gelen zalim kötü kadın değildir, bir ekrandan izlerken hele hiç değildir, ağlamaya devam ediniz.

Halil’i kendinden uzaklaştırmak için olmadık şeyleri göze alırken ve Halil de Sabiha’nın neden böyle davrandığından habersiz “ya evet derse” korkusuyla “bir başkası mı var” diye soramazken,  ağlayınız.

Lütfi Akad’ın masasında, Şükran Ay sarhoşluğumuza sesi ile hüzün katarken masanın bir köşesinde Halil, bir köşesinde konsomatris Sabiha… Çok eskiden rastlaşsalardı ihtimal ki her şey bambaşka olacaktı ama şimdi biri biterken diğeri başlayan bir kelime gibi de olsalar, birleşemezler…
Ara ara arkadaşlar gelir o masaya ve masaya uzaktan bakıp göründüğü an kaybolan bir baba…
Arkadaşları masada dışarısı, dışarısı ve sorular; baba ise sessizlik, kara sızı içre görünmeyen… Bir de Halil, evli midir bilmeyiz ama “adı” olmayan bir kadının ihtimali masada. Yaşlı bir teyze ile Halil’in selam gönderdiği, hiç görmediğimiz Murad’ın bile adı varken filmde, ihtimali olan diğer kadının adı da yoktur sesi de…

Sabiha’nın Halil’e aldığı sigara tabakası ve bir esans… Esans kokularıyla, şarkılardan, tütününden Halil’in ve Sabiha’nın buğulu gözlerinden bir masa…  Tüm bunlar bir yana hâsılı Sabiha ve Halil masada, ortada da rakı, o değil midir zaten sebebi bu rastlaşmanın…

Yazarın diğer yazıları