Murat Uyurkulak: “Rakı sofrasında kibir asla olmamalı, sarımsaklı süzme yoğurt illa olmalı!”

EHLİKEYİF GÜNDEM, OKU Etiketler: , , , , , - , 14:37 Gönderen: Mehmet Said Aydın

muratuyurkulak

Tol ve Har için yeni bir şey söylemek mümkün mü, emin değilim. İkisini de ilk çıktığı günden biliyorum. Hatta sanırım daha öncesinden, yazılma aşamasından da. Sonrasında Mahir Günşıray’ın sahneye koyduğu halini de iki defa izledim Tol’ün. Benim asıl merakım, yazarı için o kitapların şu anki yerleri nedir? Çoktan miadını doldurdu mu yoksa “şurasını şöyle yazmalıydım” mesaisi devam ediyor mu?

Bir yerde noktayı koyup yayınlama kararı aldığında kitabın üzerindeki tasarruf hakkını da okura teslim etmiş oluyorsun… Fakat kafanda bitiyor mu, hayır… Elbette, arada bir elime alıp göz gezdirdiğimde sık sık “şurasını şöyle yazsaydım” “bak burası aslında daha değişik olabilirmiş” dediğim oluyor… Miadlarını doldurdular mı bilemem, buna zaman karar verecek… Benim yazdıklarım bir Atay, bir Tanpınar vs. dayanıklılığına sahip olabilir mi, emin değilim…

Bazuka’da şaşırmıştım. Beklediğim kitap o olmadığı için olabilir. Sanırım başkaları da şaşırdı ve biraz içerledi. Okuyucunuz talepkâr bir okuyucu bence. Bu yazarı zorlayan bir şey midir?

Ben arzı bol bir yazar olamadım… Edebiyata odaklanma kabiliyetim yok… Fani dünyada belli dertlere sahip, anlatası gelmiş, sıradan biriyim… Kendimden büyük beklentilerim yok, o yüzden okurun beklentilerinin düzeyiyle de çok alaka kuramıyorum… Beğenilsin isterim, isterdim, isteyeceğim elbet, ama dediğim gibi, benden çıktıktan sonra okurun tasarrufu başlıyor, onların ne dediğini dinliyorum, öğreneceğimi öğreniyorum, ama orada bitiyor, tekrar dönüp bakmıyorum… Tol’un ilgi görmesi, Har’ı yazarken üzerimde ağırlık yaratmıştı, şimdi o kadar takmıyorum böyle şeylere…

Diyarbakır günlerinizin uzak şahidiyim. Hep duydum, dinledim bir şekilde. Diyarbakır’ı sizin için kıymetli kılan şeyleri söylediniz söyleşilerde ama mesela en çok hangi meyhaneyi özlüyorsunuz? Nasıldı Diyarbakır’da rakı mesaisi?

Diyarbakır ettiğin her söze, eylediğin her şeye lezzet katan bir şehir… Ben-ü Sen’de içtiğim rakıları son nefesimde de anacağım… Diyarbakır candır…

İzmir’le ilgili söylediğiniz bir şey aklımda. En çok meyhanelerini sevdiğinizi, bir şey öğrendiyseniz meyhanelerinde öğrendiğinizi söylüyordunuz. Genç Parti’ye verilen oyla dalga da geçiyordunuz. Kalkıp İzmir’e gitsek, hangi meyhaneye devam etmeliyiz mesela? Neresinde hangi şarkıları dinlemeliyiz?

İzmir’de yaşadıklarım uzak hatıralar benim için artık… Bornova’da Kemal’in Yeri vardı, duruyorsa ona gidin, memleketin en güzel sakatatını yiyin… Konak’ta Topçu’yu da unutmayın… Orada çöp şiş yiyin… Elbette, Rumeli havaları başta olmak üzere, bol bol Türk Sanat Müziği dinleyin…

Yakın dönem edebiyatta, sizin “Şair”iniz kadar içkiyle hemhal olan, içkiyi bedeninin bir parçası yapan karakter anımsamıyorum pek. Aklıma Raskolnikov’un içkiyle dolaylı ilişkisini getirmişti Şair. Abartıyor muyum?

Bilemiyorum… Sana öyle geliyorsa öyledir…

Dıranas, Cansever’le bir sofrada “Fahriye Abla”dan çok sıkıldığını, bir şekilde daima karşısına çıktığını anlatıyor. Cansever de “Masa da Masaymış ha benim Fahriye Abla’m oldu” diyordu. İçki sizin için böyle bir şey oldu mu, diye düşündüm az evvel içki üzerine bir şeyler sorarken. Bana kalsa çok daha uzun konuşmak mümkün gerçi mesele rakı olduğunda.

Sık ve iyi içerim, ama sanılanın aksine, içkiyle abartılı bir ilişkim yok… Hele yazma mesaisi hız ve yoğunluk kazanmışsa hiç içmem, aklıma bile gelmez…

Tomris Uyar, Turgut Uyar’ın çok merak ettiği sahalardan birinin tıp ve teknoloji olduğunu söylüyordu. Sizin var mıdır böyle bir “saha dışı” merakınız? Mesela sizi botanik üzerine bir şeyler okurken hayal edemiyorum ben pek. Ama tercümelerden ötürü çok başka şeyler okuduğunuzu da tahmin edebiliyorum.

Bilgisayar teknolojisine meraklıyım, kullandığım aletleri durmadan yenisini satın alıp güncellemem, ihtiyaç durumuna göre davranırım, ama yenilikleri takip ederim… Atletizm müptelasıyım, şampiyonaları asla kaçırmam… Bir de Yahudi ve Ermeni soykırımları hakkında, ne yazılmışsa okumaya, ne çekilmişse izlemeye gayret ederim… Nazi dönemine ve sonrasında savaş suçlularının takip, yakalanma ve yargılanma hikayelerine de özel ilgim var…

Daha bugün sizinle yapılmış kısacık bir söyleşi okudum Thales’in bülteninde. Orada yeni kitap için bir zaman biçmişsiniz ama o zaman epey öteyi gösteriyor. Yok mudur bir yolu erken okumanın?

Yazdığım kadarını sana göndereyim istersen, hem fikrini alırım… Kayıp Şehir’den sonra üç kuruş para kaldı, iki buçuk ay para bitene kadar yazdım, bu da tünelin ucunda ışığı görmemi sağladı, bir iki buçuk ay daha bulabilirsem, ki bulacağım sanırım, bitirebilmeyi umuyorum… Bu cevabı vermek bende gerginlik yarattı, şımarık veletler gibi, şu zamana biter, yazıyorum, iki ay kapansam hallederim gibi şeyler söylemekten hiç hoşlanmıyorum aslında… Kimi niye ilgilendirsin ki? Ben olsam bana, “Bana ne kardeşim, git ne yapıyosan yap, konuşup durma!” derdim…

Rakı sofrasında asla olmamalı dediğiniz ne var? Bunun içinde illa ki olmalı da gizli elbette.

Kibir asla olmamalı, sarmısaklı süzme yoğurt illa olmalı…

“Leyla ile Mecnun” kaldırıldı, “Behzat Ç.” final yaptı, sizin de içinde olduğunuz “Kayıp Şehir” kıvama gelmişken bitti. Nedir televizyonla ilişkiniz? Ne düşünüyorsunuz olanlar hakkında?

Dizi ve televizyon meselesine hiç girmeyelim… Genel manada şunu söyleyebilirim: Biber gazıyla ve tazyikli suyla kalabalıkları dağıtırsın ancak, kelimeleri değil…

Lafargue’ın “Tembellik Hakkı”nı sevdiğiniz sezgisi mevcut. Aynı zamanda kayınbabasını da (Marks’tan ‘kayınbaba’ diye söz etmek de varmış kaderde). İkincisi sezgiden fazla ama ne düşünüyorsunuz son zamanlarda tekrar yayılan Marks-Lafargue mektubu hakkında?

Biraz tembellik edip kafayı toparlayabildiğim bir dönemde cevaplayayım ben bu soruyu…

Son olarak İstanbul için ne düşündüğünüzü sormak isterim. “Kavganın başkenti” ile “gri İstanbul” arasında gidip geliyor muyuz?

İstanbul da candır…

Görsel: http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/11/05/tol-murat-uyurkulak/

Yazarın diğer yazıları