Osman, biraz dinlenelim mi?

OKU Etiketler: - , 17:06 Gönderen: Merve Deniz Kara

922703

-Mezarlıklara gitmek gibi bir alışkanlığım yok, mezarlık ziyareti yapmanın anlamını çözebilmiş değilim. Yanlış anlama ben çözemiyorum.

-Çok düşünme, ölümle bağ kurmak gibi, kaybettiğinle, belki de yaşamla…

– Teyzemi, son zamanlarında iyice kötüleştiğinde, hasta yatağında da ziyaret etmedim. 23 yaşındaydı ve siyah saçları omuzlarına düşüyordu yanı başında hayran hayran ona bakarken, o güzelim sesiyle bana şarkı söylediği anlardaki gibi pırıl pırıldı gözleri, hastalık kavramamıştı bakışını. Dönüp, son bir kez baktım kapıdan çıkarken, o da gülümsedi, iyileşmeden bir daha onu görmemeye söz verdim, içimden. Dışımdan da böyle dedim sorduklarında, ergen halimin üstüne varmadılar pek ya da hayalperest halimin mi desem. İyileşmeyeceğini biliyordum biliyor musun, his gibi. Umutlandığım anlar olmadı değil ama biliyordum. Sesim güzel değil, iyi şarkı söyleyemem. Bende yok diye küfredecek bir şey seçseydim bunu seçerdim. Ellerim onun elleri gibi, onun gibi yetenekli de değilim ama onun elleri gibi. Mezarına çok az gittim, kuzenler baskı yapınca gittiklerinde. Gittiğimde de kahkahalarla konuştum, içimden.

-Daha ne kadar yürüyeceğiz Osman?

-Şu patika yol bitecek, sağa döneceğiz, yine uzunca bir düzlük, biraz daha gidip birine soracağız.
Bence bunu istemezdi Mahir. Bu kadar yolu aşarak başına gelip, Fatiha okuyup, ayak ucunda durup, onun bizi görmesini beklememizi istemezdi. Ölünün ayak ucuna gidince onun da geleni gördüğüne inanılır biliyor musun? Karşılıklı bir ekran düşün iki taraf da birbirini görmüyor ama birbirini gördüğü düşüncesiyle görmenin dolayımının peşine düşüyor. İnsanoğlu ne pahasına olursa olsun görmek istiyor farkındasın değil mi, “görülecek bir şey yok” diyenler görmenin kendisinin görme eylemini yok ettiği paramparça bir aynadan baktığımızı biliyorlar.

-Osman, yol patika ve çenen düştü, kitabının arasına sıkıştır şu sözleri, anlıyorum halini ama çok yorgunum.

Mahir bu patikada koşmuş belli ki, yerinde duramayan deli fişek bir bitirim. Rakıyı sek içişi de, ben diyeyim içimizi kurutan şu rüzgara alışkınlığından… Dedi, içinden.
Orman alabildiğine yeşil, bir film karesine gelse şu rüzgar, ağaçlara tam değdiği an, yönetmene zahmetsiz bir ivme kazandırır. Geçmişin ve şimdinin kesiştiği dehliz. Yokluk. Küçük bir kız çocuğu görünüyor az ileriki ahşap evin önünde ve yalnız. Bugünkü gibi yalnız bir başına kalmayalı ne kadar süre oldu. Mahir’in gittiği günden beri de ağzıma bir yudum koyamadım. Çantamda bir ufak… Mezar ziyaretine giderken çantama bir ufak attığımı söylesem ne olurdu kim bilir, neyse gülememeli yol uzun. Bu ayakkabıları da niye giydiysem!

Bu sessizlikte yaşamak nasıl olurdu? Sürekli bir devinim ama sesin kendisi doğal, sessizlik göreceli. Doğanın kendisi, ağaçların sesi, kuşların ürkütücü sesi, bastığımda otların sesi, patikanın üzerindeki taşların çıkaracağı sesi bilişimin sesi, hepsi… Müdahil olmadığın dahil olduğun düzen içinde, sessizliğin içinde… Gürültü, bir modern çağ kelimesi… Doğanın büyüttüğü insanoğlu aslında sessiz, doğa sessiz, dışarısı sesin kendisi ve ne ise “dışarısı” içerisine göre o, gürültü. İçimde boşluk, bir dostun sesi biteviye yankılanırken, içim sessiz: “Osman, bir dahaki gelişimizde söz ver sen de sek içeceksin” deyip kolunu boynuma dolayışı… Sek içeceğim elbet.

-Osman biraz dinlenelim mi?

-Olur dinlenelim, karşısına nefesimiz içimize kaçmış soluya soluya gitmeyelim dalgasından kurtulamayız. Deli işte makaraya almadığı şey yok.

Patika bitiyor yol bitmek bilmiyor, alabildiğine düzlük, çıldırtır, tımarhane. Mezarlık yolun kenarında bir yerdedir biliyorum telaşa mahal yok, bu yol alabildiğine giderken, alabildiğine gitmeyecek içim, içim kendi kendine sürüklenirken içimden, alabildiğine gitmeyecek. Hiç bitmeyecek bir girdap, sarmalamadığı için de görmenin kıyıcılığında savruluyorum, önüme doğru alabildiğine uzun. Bir keresinde bir karakterimin kâbuslarından uyandığında söylediği sözlerle baş edememiş, yanı başında beklemiştim o sakinleşene dek. Gelse… Kâbuslarına uyanan kız, konuşsa benim yerime.
Mahir de istemezdi ki. Yol bitiminin yanı mezarlık…
Köşede, bayır çıkan bir mezar gibi hafif eğik bir mezar, beyaz mermer kara yazı…

-Ne yapıyorsun Osman?

-Buraya kadar getirdin beni tabii ki ayakucundayım seni şikâyet edeyim diyorum, suratıma bakıp gülsün pis.

-Hayır onu demiyorum ne içiyorsun sen öyle?

-Su.

İçimi kurutan söz, bu su. Mahir, uyan…

Yazarın diğer yazıları